Etiket arşivi: Su Kültürü

MardinHayatCesmesi1

MARDİN HAYAT ÇEŞMESİ VE HAYATI ANLAMAK

MARDİN KASİMİYE MEDRESİSİNDEKİ HAYAT ÇEŞMESİ VE HAYATI ANLAMAK

Su çatlağını buldu.

Hayat çatlağını bulma yolculuğudur.

Nasıl ki her nehir kendi yatağını kendi çizer; taşlık bölgeye gelir çağlayan olur, kumsal bölgeye gelir erir, dik yamaçta şelale olur, halden hale girer, yoluna devam eder. İnsan da öyle. Çocukluktan gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder.

Dünya nasıl geçici ise içinde bulunan bütün canlılar da geçicidir, ölümlüdür. Nereden gelip, nereye gittiğini bilen inan, dünyayı yolculuğun bir molası olarak görür.

Biz bu dünyaya mal biriktirmek için gelmedik. Her yolcunun çantası vardır, çantadaki eşyalar yolcuyla mütenasiptir. Ahirete giden yolcunun çantasında sevaplar çoksa götürdüğü bu hediyeye karşılık ona saadet-i ebediye verilir.

Dünya bir misafirhane gibidir. Biz bazen bunu, dünyanın gelip geçici olduğunu unutur, dünyaya bir imtihan için gönderildiğimizi unutur, kendimizi dünyaya kaptırıveririz. Nefsimiz, menfaatimiz, makamımız, çevremiz, evlad-ü iyalimiz bize bu vazifeyi unutturabilir.

Suyun Dili Olsa…

Mardin’in tarihi yapılarının en büyüklerinden olan Kasımiye Medresesi, aktif olduğu dönemde pozitif bilimlerin öğretildiği bir eğitim merkezi olarak kullanılmış. Mardin genelinde olduğu gibi bu mimari yapıda da Artuklu etkisi oldukça belirgin.

İki katlı olarak inşa edilen medresenin avlusunda küçük bir havuz bulunuyor. Medresede eğitim öğretimin devam ettiği yıllarda, yıldızların havuz üzerindeki yansımasından faydalanılarak astronomi dersleri verilmiş. Halk arasında havuzu besleyen çeşmenin “Hayat Çeşmesi” olduğuna inanılıyor. Suyun çıkması ile birlikte hayat başlar, havuza giden yolda gençlik orta yaş ve yaşlılık dönemleri yaşanır. Havuzdan çıkan su Mezopotamya’ya dökülerek toprağa karışıyor. Yine özüne, toprağa dönüyor, onunla bütünleşiyor.

Hayat Mezopotamya Ovasına Akar

Su öylesine kutsal… Su doğumla özdeş… Her subaşında bir abide var. Burada anlatmışlar sözlerini insanlar… Su doğuyor hayat gibi. Akıyor…

Zaman içinde durmadan akıyor. Hayat da öyle değil mi? Hayat bir yerde sonlanıyor oysa su hep akıyor…

Mardin’deki medreseler kitap gibi anlatıyor geçmişi… Günümüzde de geçerli olan felsefi boyutu olan öyküler bunlar. Su doğuyor hayat gibi.

İnsan da su gibi başlıyor yaşama. Doğuyor, büyüyor. İnsan su gibi doğuyor ama insan ölümlü. Su devinim içinde… insanı da böyle mi betimlemiş Tanrı suyla özdeş kılarak…

Medreselerde hayat anlatılıyor su yardımıyla. Önce doğuyor çocukluk günlerini tamamlayıp havuza doluyor. Havuz yaşamı anlatıyor. Sonra havuzdan çıkıp gidiyor. Orası da ölüm… İnsan ölümlü… Ya su. Su dolanıp geliyor bir kez daha. İnsan da öyle. Oda yeniden geliyor dünyaya… Bu benzetmenin felsefi boyutuna bakmak gerekiyor.

Zinciriye Medresesi’nde, Kasımiye Medresesi’nde insan unutmasın diye şekille anlatılmış bunlar. Su medresenin içinde yaşamı anlatır biçimde düzene sokulmuş.

Hayat Mezopotamya ovasına akıtılmış. Ova olmazsa hayat olur mu? insanlar yaşamını bu deniz gibi ovadan sağlamış yıllarca. Yüksekten bakıp sevinmişler, böyle zengin ova için. Suya bakıp düşünmüşler ölümlü olduklarını. Dualar okunmuş suyun başında. Suyun başı ilim yuvası olmuş. Suyun karşısına geçip duygularını söylemiş insanlar. Yaşamın içinde ne varsa.

Aşklarını, en özel sözlerini subaşlarında terennüm etmişler birbirlerine. Cennet bahçeleri yapılmış bazen. Bazen de böyle medrese. Ancak hep sözlerini de söylemiş insanlar. Gelenler unutmasın diye. Hayat su gibi akıp gidiyor. “Unutmayın sonunda ölüm var” diyerek…

Bazen taşla söylemiş insan sözü, bazen suya anlattırmış diyeceklerini. Orada duruyor anlatılanlar, bakıp görmemiz için…

SUYU YAŞAT Kİ, SENDE YAŞAYASIN.

SUYU YAŞAT Kİ, SENDE YAŞAYASIN…

Su insanlığa, tüm canlılara sunulmuş en büyük nimetlerden, rızıklardan ve lütuflardan biridir. Tüm insanlığın ortak malıdır.  Canlılara verilmiş en büyük hediyedir. Su insana emanettir ve suyun sorumluluğu yine insana yüklenmiştir. Evrenin her karesinde su vardır.

Kur’an-ı Kerimde belirtildiği gibi canlı olan, hayat taşıyan her şey sudan yaratılmıştır. Allah’ın (cc) Hayy isminin tecellisinin en güzel görüleceği yer sudur. Su tüm canlılarınortak hammaddesidir. Bir ölçüde hepimiz suyun ete, kemiğe bürünmüş haliyiz diyebiliriz. Dolayısıyla su hayattır, hayatın özüdür. Elementlerin efendisi olarak tanımlanan su’yuhayatımızdan çıkardığımızda geriye hiç bir şey kalmayacaktır.

Su yaşamın tam merkezinde…

Doğadan evi, ekmeği, portakalı, diğer içecekleri her şeyi çıkarabilirsiniz, ancak suyu çıkardığınızda hiçbir canlılıktan bahsedilemez. İnsanlar, hayvanlar, ağaçlar susuz yaşayamaz. Varlıklar hiyerarşisinde suyun yeri bambaşkadır. Onu çıkardığınızda geriye bir şey kalmıyor. Dolayısıyla onu israf etmek, hayatı, canlılığı israf etmek demektir.Suyla başlayan hayatımız yine suyumuzun çekilmesiyle son buluyor, başka bir boyuta geçiyoruz. Aslında hayatımız iki su parantezi arasında bir süreçtir diyebilir. Suyla gelir, suyla gideriz. Başlangıçta yüzde 100 su iken, cenin haline dönüştüğümüzde bu oran yüzde 85’e, yaşlılığa ilerleyen aşamalarda ise bu oran kademeli olarak azalmakta, sıfıra düşmesiyle birlikte ölüm gerçekleşmektedir. Ölmüş ağaçlar için “suyu çekilmiş” der çiftçiler. Aynen öylede tüm canlıların suyunun çekilmesi demek ölüm demek. Susuzluk, kuraklık aynı zamanda hayatın kuruması anlamına geliyor.

Bir kase suya mülkümün yarısını veririm…!

Suyun maddi anlamını şu kısa anekdot bize ne güzel anlatmaktadır. Evliyadan İbn-i Semmak (ra) bir gün Halife Harun Reşid’in (ra) huzuruna girer. Bu esnada Harun Reşid hizmetçilerinden su ister. Bir kase su getirirler. Tam içmek üzere iken İbn-i Semmak (ra): “Ey Müminlerin Emiri, biraz bekleyin” der. Sonra da: “Eğer bu suyu içmekten alıkonulsaydın onu kaça satın alırdın?” diye sorar. Halife “Mülkümün yarısını verirdim” diye cevap verir. Bunun üzerine İbn-i Semmak “Buyurun için, afiyet olsun” der. Halife suyu içince İbn-i Semmak: “içtiğiniz bu suyun vücudunuzdan çıkmaması halinde, onun dışarı çıkmasını ne ile satın alırdın?” diye sorar.

Halife “Mülkümün hepsiyle satın alırdım” diye cevap verir. Bunun üzerine İbn-i Semmak (ra) “ Kıymeti bir içimlik su ve idrar kadar olan bir mülke rağbet etmek uygun olmaz” derBu sözler üzerine Harun Reşit (ra) çok ağladığı rivayet edilmiştir.

İçtiğimiz bir bardak suyun değerinin farkında mıyız acaba?

Araştırmalar, insanın yalnızca yemek yemeden yaklaşık 40 gün boyunca yaşamını sürdürebileceğini, susuzluğa ise, ancak 4 ila 10 gün dayanabileceğini gösteriyor. Yağmurun yeryüzündeki sadece insanlar için değil tüm canlılar için ne kadar büyük bir rahmet olduğunu elbette biliriz. Bu konudaki bazı çarpıcı veriler şöyledir:

  • Üzerinde yaklaşık yedi milyon kadar yaprak bulunan bir çınar ağacı tek bir mevsimde 120 ton suyu topraktan çekmektedir.
  • Bir dönümlük arazideki otlar günde 6 ton su emer.
  • Ekili bir tarlada 1 kilo buğday yetiştirmesi için 500kilo suya gereksinim vardır. 10 dönümlük bir tarla ise doğru düzgün mahsul verebilmesi için 5 milyon litre suya ihtiyaç vardır.
  • Bazı fasulyeler, çiçek açıncaya kadar 6 litre, çiçek açtıktan sonraları ile 5-8 litre su kullanılır.
  • Bataklık yosununun suya olan ihtiyacı öyle fazladır ki, mesela 150 kiloluk bir adam cüssesine oranla bataklık yosunu kadar su içmek istese, bu saniyede 4 litreye denk gelir.

 Sıradışı bir element…Hikmetli bir nimet…

Uzay araştırmacıları uzaya çıktıklarında ilk baktıkları şey su’yun olup olmadığıdır. Su 4 temel elementten biridir…Su ve diğerleri…Hiçbir element suyun eline su dökemez. Suyun pek çok istisnai, mucizevi halleri vardır.  Su, doğada eşi benzeri bulunmayan şaşırtıcı özelliklere sahiptir… Su’da görünenden öte değerler, hikmetler vardır. Suya 360 derece bakabilmek, suyu ebedi, dini, felsefi, metafizik, tasavvufi, mistik anlamlarıyla yorumlamak, suya hikmet gözüyle bakabilmek, sudaki hikmetleri görebilmek, ona bu gözle bakabilmek, onu anlayabilmek için gereklidir. Sudaki muhteşem sanat karşısında hayrete düşmemek mümkün değildir…

Dolayısıyla bu kadar önemli bir elementi tanımamız, anlamamız, anlamlandırmamız önem kazanmaktadır. Gelin birlikte suyun hikmetlerine, derin manalarına bakalım, yağmur üzerinden bir tefekkür penceresi aralayalım, onu anlamaya çalışalım .

Yağmur rahmettir…İnsana, dünyaya akan hayattır…

Su, bizlere daha çok yağmur yoluyla ikram edilmektedir. Eğer yağmur taneleri yeryüzüne inerken fizik kurallarına uysaydı her bir tanesi kurşun gibi inecek ve değdiğini öldürecekti.Yağmur  tanelerimermi hızına (568 km/saat) erişmesi gerekirken sadece  8-10 km/saat hızla iniyor dünyamıza. Bu limitin üstüne çıkmıyor.  Daha çok denizlerden buharlaşma yoluyla bulutlara ulaşan su buharları tuzlu/acı olduğu halde orada manevi arıtmadan geçirilerek bize tatlı olarak gönderilmektedir.1200 ile 10 000 metre yükseklikten inen yağmurdaki diğer bir hikmet ise inişi esnasında sürtünmeden dolayı ısınıp sıcak su olarak inmesi gerektiği halde yine canlıları düşünüyor ve soğuk su olarak iniyor. İnsanların, hayvanların, bitkilerin, ağaçların üzerine sanki onları okşarcasına iniyor. Dünyaya gelirken karıncaları bile düşünüyor. Onlarında üzerine de şefkatle iniyor. Hiçbir ayırım yapmıyor, hiç kimseyi incitmiyor. Herkesi seviyor demek ki… Su, büyük bir şefkat ve merhamet sahibidir. Su rahmettir…

Görüldüğü gibi yağmurun miktarından tutun, damlaların düşüş hızına, iniş şekline, kimyasal yapısınave sıcaklığına kadar yağmurun her şeyinde bir ölçünün olduğu ve yağmur hadisesinin insan merkezli tasarlandığı asrımızdaki ilmi çalışmalar neticesinde anlaşılmıştır.

Akılsız bulutlar bize nasıl yağmur verebilir? Acaba yağmur damlalarının kurşun gibi inmesine müsaade etmeyen rahmet sahibi kim? Elbette damlaların kendisi olamaz. Yerçekimi kanunu da olamaz Zira ikisi de bizi tanımaz ve bize acımaz. Bu işi biz de yapmadığımıza göre kim yapıyor?

Tüm işaretler bize hepsinin arkasında bizi seven, bizi bilen yaratıcımız Cenab-ı Allah’ı (cc) gösteriyor.

Bize bu kadar şefkat gösteren suyun da ilgi ve şefkat görmeye hakkı yok mu sizce?

Şimdi sıra “sudan ucuz” diyerek itibarsızlaştırdığımız suya ilgi ve şefkat göstererek itibarını iade etmekte. Bu şefkati esirgemeyelim ondan…

Su’da sevgiyi, muhabbeti, farklılıkların birlikteliğini, hoşgörüyü görmek, onun ardındaki, onu vazifelendiren, yaratan Yaratıcımızın (cc) büyüklüğünü ve sanatını görmek farkındalığımızı arttırıyor, hayatımıza anlam katıyor. Hayata, onun içindekilere, hayatımıza hayat katanlara, çevremizdeki insanlara, ağaçlara, hayvanlara yani bir ölçüde sudan kardeşlerimize su gibi kardeşçe, yumuşakça yaklaşmak, onlara su gibi enerji taşımak, onların gönüllerine akmak ve onların sevgilisi, dostu haline gelebilmek ne güzel değil mi?

Yine maddi hayatın koşuşturması içinde göremediğimiz, resmini çekip net görüntü elde edemediğimiz şeylerden birisi de suyu, olayları, eşyaları mana boyutuyla değerlendirmek. Suyun, maddi yönü kadar manevi yönünü de tanımalıyız diye düşünüyorum…Herşey ancak manasıyla, ruhuyla, içsel değerleriyle birlikte olunca değer kazanır. Elin üstü öpülüyor ancak asıl iş yapan yeri iç kısmı. Kalp ve sevgi medeniyetinin torunlarıyız, temsilcileriyiz. Dikkat etmemiz gereken husus maddi ihtiyaçlarımızı gidermek değil, manevi hayatı, manevi ihtiyaçları ve beslenmeyi ihmal etmemektir. Ruhumuzu, kalbimizi unutmamaktır.

İlk önce sevgi…Gönül tarlamızın suyu sevgi…

Sevgi güçlendiriyor. Sevgi tarafları, eşyaları değerli hale getiriyor.
Kendi varlıklarımıza, suya yeni bir değer kazandırmak, yeniden bir kimlik, yeniden bir anlam yüklemek mümkündür. Ecdadımızın suyla, eşyayla, tabiatla ilişkiler Rabbani şefkat, ilahi şefkat, merhamet eksenlidir.

Su, aynen hayat gibi sevince daha güzel..
Suyla iletişimimizi geliştirebilir,yeniden inşa edebiliriz.Suyla dost olmak ister misiniz? Su uzattığımız dost elimizi boş çevirmeyecek, muhakkak ses verecektir.

İnsan ancak tanıdığını, tanıştığını, bildiğini, sevdiğini korur…Gelin ilk önce suyumuzu sevelim, dost olalım onunla, onu bize ikram eden Yaratıcımızı, Cenab-ı Hakkı sevelim.

O zaman o bizi daha çok sevecek, lütuflarını, ikramlarını artıracaktır bize.

İsrafsız hayat bize emredilmektedir…

Yememizde, içmemizde israf haram kılınmıştır bizlere. İhtiyaçlarımızı aşırıya kaçmadan, minimum miktardaki su ile karşılamalıyız. Hz. Enes (ra) rivayet ettiğine göre Allah Rasûlü bir sâ’ (3,3 litre) ile beş müd (4,15 litre) arasındaki su miktarı ile yıkanırdı;  bir müd (0,83 litre) ile de abdest alırdı. Biz kendimize bakalım ve kendimizi sorgulayalım.

Evimizde, işimizde, hayatımızın her karesinde tükettiğimiz her şey aynı zamanda su tüketimi demektir. Bir A4 kağıdı 10 litre, bir ceket 400 litre, bir kitap 200 litre su demektir. Fazladan tükettiğimiz, israf ettiğimiz her şey su israfı demektir. Tasarruf ettiğimiz her şey su tasarrufu demektir.

Tasarruf bilinci bireyde başlar, önce birey tasarruf edecek ki aile tasarruf etsin, aile tasarruf edecek ki ülke tasarruf etsin, ülke tasarruf edecek ki dünya yarar sağlasın.

Parolamız 1 kişiyi değiştirebilmek olmalı, çünkü 1 kişiyi değiştirmek aileyi değiştirmek, ailenin değişimi de Türkiye’ nin değişimi ve gelişimi demektir…

Sürdürülebilir bir yaşam, sürdürülebilir bir dünya için suyu korumak zorundayız.

Sorumluluk hepimizin. Sorumluluk duygusuna sahip bir insan, her hareketinin muhtemel neticelerini düşünür. Tarihe karşı sorumluluk, tarih şuurunun, çevreye karşı sorumluluk vatan sevgisinin ve vatandaşlık şuurunun ifadesidir. Yaşadığı ülkeyi gerçekten seven insan, onu korumak için azami ölçüde gayret ve dikkat gösterir. Ülkesini, vatanını seven,  sorumluluğunun bilincinde olan insan, suyu, toprağı, doğal kaynakları, giyeceklerimizi, yiyeceklerimizi israf etmez, gerektiğinde bu kaynaklara kendisinden daha az sahip canlılarla paylaşır. Yaşarken yaşatma idealini hiçbir zaman unutmaz.

Küçük adımlarla hemen başlayalım.

Küçük adımlarla başlayalım suyu, toprağımızı sevmeye. Önce iisraf etmemeye, onu anlamaya, anlamlandırmaya ve onunla ilişkimizi geliştirmeyegüzel bir niyet edelim. Büyük sonuçlar küçük uygulamaların sonucudur…Küçük mütevazi adımların bileşkesi muhteşem iş ve hayat sonuçlarına götürür. Bütünün kalitesi bileşenlerin kalitesine bağlıdır. Hayat bütününün kalitesi onu oluşturan detayların kalitesiyle ortaya çıkar.

Suyu anlar, anlamlandırırsak onu ve sudan yaratılmış tüm insanları, canlıları korur, geliştiririz. İnsan bildiğine dosttur, bilmediğine yabancıdır, düşmandır. Suyu tanırsak daha çok seveceğiz. Haydi suyumuzu sevmeyle başlayalım işe, sevgi içeren güzel sözler söyleyelim, su içerken bardağı öpen, dudak payına güzel sözler, ayetler yazan ecdadımız gibi bizde onu severek aziz kılalım.Haydi gelin onu sevmeyi, ona kalbimizi, gözlerimizi açmayı birlikte öğrenelim. Gönül mimarlarımız Hz. Mevlana (ks), Yunus Emre gibi büyüklerimizin yaklaşımıyla Yaradanımızdan ötürü suyu ve sudan yaratılmışları sevdiğimizde önce kendimizle, sonra çevremizdekilerle iletişim kalitemiz yükselecek, yaşamımızın kalitesi artacaktır.

Umulur ki, sevgiyi seven, nefretten nefret eden insanların yaşadığı böyle bir dünya gelecekte huzur ve kardeşliğin yeşerdiği bir sulh adacığı haline gelir. Su bağı ile birbirine bağlı tüm insanlar, canlılar birbirini sever, bir dağı bölüşemeyen maddeci anlayıştakilere rağmen bir dalı paylaşansudan kardeşler haline gelir. Sudan kardeşliği büyütürsek, temiz ve duru su damlaları olarak birleşip bir okyanus oluşturabilirsek canlıları birbirinden ayrıştıran hususlar azalacak, kardeşlik duyguları gelişecektir.

Suyu yaşat ki, sen de yaşayabilesin…Su gibi duru, su gibi coşkulu ve su gibi aziz olunuz.

Recep Ali Topçu | Adell Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş. | Yön. Kur. Bşk.

İŞ ADAMININ KÜLTÜR, SANAT VİZYONU

İş Adamının Kültür, Sanat Vizyonu

Kültür, sanat, tarih, edebiyat toplumların hayatlarında olmazsa olmaz en önemli unsurlardandır. M.K. Atatürk “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” söylemiylene güzel ifade etmiş bu gerçeği değil mi?

Kültür ve sanat sadece bu işle meşgul insanlara bırakılamayacak kadar önemlidir. Dolayısıyla işadamları olarak bizlerinde hayatımızın içine kültür ve sanatı dâhil etmemiz önem kazanmaktadır.

 

Kültür sanat zenginliği diğer zenginliklerin süzülüşüdür. Bilinçli şekillendirilen kültür şirketleri, toplumları güçlendirir. Şirket ve toplumları diğerlerinden farlılaştıran kültür ve sanattır.  Hızlı kültürel değişim değerler sisteminin yitirilmesine ve kimlik bunalımına sebep olur.

 

İş adamının nasıl ki bir ekonomi, bir insan kaynakları vizyonu ve misyonu vardır, aynı şekilde kültürel, sanatsal bir vizyona da sahip olmalıdır. Bir taraftan işimizi en güzel şekilde, en başarılı şekilde yürütürken, hisse senetlerimizin değerini arttırırken, diğer taraftan da kültür ve sanata destek vererek, toplumun, insanlığın geleceğinin evrensel değerler üzerinde yükselmesini sağlamalıyız.

Kültür, sanat sevilmediği yeri terk eder…

Toplumların kültürel birikimlerini özenerek ve itina ile ela alıp güzel bir üslup ve şekil ile topluma sunmaya sanat denilir. İnsanlık alemi olarak, kendi toplumumuz olarak yıllarca kültür ve beceriler üretmiştir. Bu kültür ve becerilerin ölçülü ve estetik bir şekilde toplumlara ve özellikle yeni nesillere verilmesi ve taşınması önem arz etmektedir.

Kültür, sanat, ilim, edebiyat ancak sevildiği yerde dururmuş, itibar görmediği, sevilmediği yeri terk edermiş. Sevelim, ilgi ve şefkat gösterelim ki terk etmesin bizi, ülkemizi, yamaçlarımızı. Toplumdan toplumu toplum yapan değerleri, kültür ve sanatı çektiğimizde geride çoraklaşan bir iklim kalacaktır.

Su Medeniyeti kurmuş bir ecdadın torunları olarak ab-ı hayatımız olan suya bu kadar değer vererek Anadolu Su Kültürü Koleksiyonu yapmanız beni ziyadesiyle memnun etti. Sanayinin yanında böyle güzel eserler oluşturulması çok hoş. Her şeyin sanayi çarklarından oluşmadığını, muhteşem bir kültür mirasımız olduğunu hatırlatması açısından çok ender bir düşünceye sahipsiniz.

Bir Japon özdeyişindeki şu ifade ne yazık ki kültürel zenginliğin yeterince farkında olmadığını göstermektedir. “Bu tarihi eserler bizde olsa, onları cam fanusa koyar, izlemeye doyamazdık”

 

İş adamının hobisi olmalıdır…Kültür sanat hayatımıza renk katar.

Hobi genel kanımızın aksine boş zaman işi değildir. Hobilerimizi sosyal ve iş hayatımız içine dâhil etmeliyiz.

Bakınız Temel Aksoy hobilerin etkisini ne güzel açıklamış: “Pedagojik araştırmalar, çocukların oyuncaklarıyla zaman geçirebilmelerinin yalnızlıkla başa çıkma, tek başına yetebilme ve daha da önemlisi doyumu bir hayat yaşama yeteneklerini arttırdığını kanıtlıyor. Hobilerin yetişkinlerin hayatına etkisi, oyuncağın çocuğa etkisiyle aynıdır. Hobiler bizi kendimize yeten, yalnızlıkla başa çıkan, doyumlu ve üretken insanlar yapıyor”

Hayat boşluğu kaldırmıyor. Muhakkak bir şeyler dolduruyor o boşluğu. Biz kültür, sanat, edebiyat vb. güzelliklerle doldurmadığımız takdirde başka şeyler orayı dolduruyor.

Kişisel sağlığımız, huzur ve gönül rahatlığımız içinde kültür sanat ayrı bir unsur haline geliyor. Ruh dünyamızı, hayal dünyamızı geliştiriyor.

Hayatımızda bir sakinleşme, yavaşlama hasıl oluyor. Kültür ve sanata yanmış gerçekler, ritüeller, geliştirici hikayeler hayatı anlamamıza, anlamlandırmamıza vesile oluyor. Önceliklerimizi belirlerken bize bilgi veriyor, çok geçmişlerden günümüze gelen değerli bilgeliklerle kararlarımızdaki isabeti artırıyor.

Kültür, sanat uğraşıları ile beynimizin, kaslarımızın kullanmadığımız potansiyelini değerlendirmiş oluyoruz. Hep sağ elimizi kullandığımızda sol elimizin potansiyelini ihmal etmiş oluyoruz.

Kültür ve sanat ile hem kendimizi ve hemde çevremizi aydınlatmış oluruz.

Kişisel olarak acıyalım kendimize.

Hayat sadece maddeden ibaret değildir. Hayat iki yönlüdür. Hem maddi ve hemde manevi ihtiyaçlarımız söz konusudur. Kendimizi para makinesi olarak görüp, sadece paraya, işe, ekonomiye yönelmeyelim. Bedenimiz, ruhumuz, beynimiz sadece iş yapmak üzere tasarlanmamıştır. İnsan çok boyutlu bir yaratılışa sahiptir.

Kendinden başkası için bir şey düşünmeyen insan huzura ulaşamaz. Sadece para kazanmaya indirgenmiş hayat yol yorgunluğuna, tükenmişliğe, bedensel ve ruhsal rahatsızlıklara yol açıyor.

Bizden sonrakilere daha fazla servet, daha çok fabrika bırakmak uğruna ruhumuzu, gönlümüzü, toplumumuzu ihmal etmeyelim.

Enerjimizi yükseltir.

Kültür-sanat ile meşguliyet özel yaşantımıza olumlu yansır, daha enerjik olmamızı, yaptıklarımızdan keyif almayı, sevdiklerinizle yaşamın her anını paylaşmayı sağlar bir ölçüde.  Yenilenme, şarj olma ve yeniden enerjik bir şekilde işe başlama fırsatları oluşturur.

Yoğunlukların arasında kaybolmamak için kendimizi ve çevremizi mutlu kılacak molaların en etkili yöntemlerden biridir kültür sanat iş adamı için.

İçinde kültür ve sanatın olmadığı iş modeli katıdır, akışkanlığı düşüktür. Zamanla yol yorgunluğu ve tükenmişliğe yol açar.

Osmanlı’da ahilik sisteminde kasaplara her sene bir ay bahçıvanlık yaptırılırmış. Yıl boyu sürekli kanla, bıçakla meşgul olan gönüller canileşiyor, katılaşıyordu. Bunu önleminin en güzel yolu da senede bir ay çiçekle, doğayla meşgul olmaktı.

Sanat insanı içindeki derinliğe ulaştırıyor…

Kültür sanatında tüm iş ve özel hayatımıza katacağı, bize katacağı incelikler çoktur. Ahmet Selim ne güzel bir tespitte bulunuyor: “ Sanat, akılla gönül arasındadır, inceliklere, ince farklara (nüanslara) çok önem verir. Kültür, sanatla meşgul olmak, ilgilenmek insanın ilmi meşgalesine de fayda sağlar. Dikkatlerin keskinlemesi, arka plan sezgilerin güçlenmesi, terkip bağlantılarının kurulması gibi konularda sanat terbiyesinin önemli rolü olabilir. “Akl-ı selim, kalb-i selim, zevk-i selim” bütünlüğünün idealine bağlı olan insan, ilimlerle, sanatlarla, düşüncelerle işte böyle bir ihata şuuru içinde meşgul olur.”

Kültür, sanatla meşgul olanlar daha neşelidir, daha rahattır.

Kültür ve sanat yoluyla organizasyonumuzdaki, toplumsal rahatsızlıklarımızı, dengesizlerimizi giderip daha güzel bir şirket, daha güzel bir toplum, daha güzel bir dünya inşa edebiliriz. Kültür, sanat, edebiyat insanları kucaklar, birleştirir, kardeş eder.

Sosyal immün sistemimizi güçlendirmek…

Kültür ve sanatla meşguliyetimizi arttırarak, hobilerle meşgul olarak, güzel insanlarla birlikte olarak, güzellikleri, hoşluklara yakınlğımızı arttırarak, halkı kültür,sanata, inceliklere çağırarak, güzel hal yaşayarak manevi direncimizi, sosyal immün sistemimizi güçlendirebiliriz. Nasıl ki, fiziki anlamda immün sistemimiz, bağışıklık sistemimi güçlü ise bizi tüm hastalıklara karşı koruyorsa aynı şekilde manev i immün sistemimizin güçlü olması da bizi ruhi, manevi hastalıklara karşı koruyacaktır.

Kültür sanatla meşgulolmak insanın kişilerle kolay iletişim kurmasını kolaylaştırıp çevre edinmelerine yardım ediyor. Kültür sanat bir hobi olarak kendine yeten, yalnızlıkla başa çıkan, doyumlu insanlar yapar.

Mutlu et ki, mutlu olasın.

Hayatımızın en önemli hedeflerinden biri mutlu olmak, huzur içinde yaşamımızı sürdürmektir. Ediz Hun Türk toplumumun mutsuzluğunun en büyük nedeni olarak, hobilerinin olmayışını göstermektedir.

Ruhsal dinginliği kazanmak tüm insanlar için olduğu gibi iş adamları için çok daha önemlidir. Ruhu rahatlamış, gönlü ferah, bu hali yüzüne yansımış, mütebessim bir ruha sahip olmak ne güzeldir. Çevremizde zaman zaman benzer insanları görüyoruz.  Olaylara olumlu yönden bakıyor. Olaylara nereden baktığımız, bakış açımız o kadar önemli ki. Olayların sadece yüzde 10’u aynı etkiyi oluşturuyor insanlarda, yüzde 90 bize bağlı. Çevremizdekilere az da olsa bir sevinç kazandırmak, sıkıntılarını gidemek bizi eder. İnsanların, çocukların gönüllerine bir sevinç kondurmak ne güzel. Bu aynı zamanda bizim içinde bir enerji kaynağı oluyor.  Mutlu et ki mutlu olasın…İnsanların gönüllerine sevinç koymak, acılarını dindirmek kendisi içinde bir ölçüde ruhsal terapi oluyor, mutlu oluyor.

 

Kültür, sanat pek çok yerde iş adamlığının üzerinde bir prestije sahiptir.  Bizi vasatlıktan kurtarır, ayrı bir kimlik kazandırır bize.

Kültür ve sanat ile meşgul insanlar daha çok çevreye sahip olurlar.

Protokole, pek çok yetkiliye belki iş adamı olarak ulaşamayabiliriz, ancak kültürel ve sanatsal çalışmalarla çok rahatlıkla ulaşabilir, kilitli kapıları, gönülleri açabiliriz. Oradan girerek mesajımızı iletebiliriz.

Kültür ve sanatla meşgul olan iş adamları toplum içinde daha çok sevilirler, daha saygın bir yere sahiptirler.

Bu saygınlığın şirket aktivasyonlarına, bilinirliğine, iş sonuçlarına da katkıları her zaman olumlu olmaktadır.

 

Dünyayı güzelleştirme görevimiz var.

Hayat sadece nefes alır vermekten, işlerimi yönetmekten ibaret değildir. Önce kendimizi, sonra çevremizi, sonra dünyamızı güzelleştirme sorumluluğumuz var. Çevremizi ve dünyamızı güzelleştirmenin en güzel yollarından biri kültür, sanattır. İş adamı olarak sahip olduklarımızın bir kısmını bu alana ayırarak dünyamızın güzelleşmesine katkı sağlamak mümkündür.  Ecdadımız yapmış oldukları güzelim mimari eserlerle, kültürel ve sanatsal çalışmalarla dünyamızı güzelleştirmişler ve bize miras olarak bırakmışlardır. Çeşmeye, suya hürmeten yapmış oldukları çeşmeler, su sarayları ile dünya mimarlık yaşamına mükemmel eserler hediye etmişlerdir.  Bizler bu eserlere sahip çıkarak, günümüze ve geleceğe taşımalıyız.

M. Kemal Atatürk’ün “ Sanat güzelliğin ifadesidir. Bu ifade sözle olursa şiir, nağme ile olursa musiki, resim ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur.“ ifadesi güzelliğin en önemli aracının kültür, sanat olduğunu işaret etmektedir.

Kültür, sanatın insan ruhuna getirdiği zarafet ve hayatı güzelleştirmesi adına sanatı desteklemek zorundayız. Bilhassa biz işadamlarımıza sanata yönelik gayretler içinde olmaları artık kaçınılmaz olmuştur.

 

Geçmişte medeniyet genelde tüccarlar, iş adamları yoluyla gelişmiştir.

Tüm dünyada kültür, sanat, medeniyet genelde tüccarlar eliyle dağılmıştır. Tüccarlar gittikleri yere ürünleriyle birlikte medeniyeti de taşımışlardır.

Bizlerde çağımızın iş adamları olarak kadim medeniyetimizi, değerlerimizi, kültür ve sanatımızı tüm dünyaya taşımak zorundayız.  Her bir firmamız, iş adamımız gerek ihracat ve gerekse ithalat yoluyla pek çok dünya insanıyla ilişki halindeyiz.  Dolayısıyla dokunduğumuz dünya insanlarına her birimiz sevgimizin, değerlerimizin ve medeniyetimizin temsilcisi olmalıyız. Bu güzellikleri onlara taşımalıyız.

Kültür ve sanata gösterilecek ilgi ecdadımıza vefan borcumuzdur.

Ülkemizin ve özelikle de İstanbul’umuzun sahip olduğu kültürel miras, dünyada pek az millete sahip olacak derecede yoğun ve zengin iken maalesef yeterince koruyamıyor, kollayamıyor ve zaman zaman bazılarını kaybediyoruz. Dünya mimarlık servetine ecdadımızın hediyesi olan şahane çeşmeler, su sarayları, sebillerden bazıları başka amaçlar için kullanılıyor, tarihi çeşmelerimizin dudakları susuzluktan çatlamış durumda, suları akmıyor. Geçmişte gürül gürül sularıyla etrafına insanları toplayan, onları ferahlatan çeşmelerimiz bugün o kalabalıktan mahzun, boynu büyük. Her birisi yeniden ihya olmayı, insanlarla buluşmayı bekliyor.

Kültürel, sanatsal eserler her biri bizlere ecdad yadigârı miraslardır. Bunlara sahip olmak büyük dedelerimize, ecdadımıza vefalı olmanın, onlara saygılı olmanın bir sonucudur. Ecdadımız pek çok zorluklarla yaşamış, pek çok sıkıntılara katlanmış ve bize bu kültürel mirası bırakmıştır. Bizler bunlara sahip olmaz isek vefasızlık yapmış olmaz mıyız? Vefanın ismini sadece bir muhit isminde değil gönlümüzde, kültürel varlıklarımıza sahip olarak ta göstermeliyiz. Üç büyük imparatorluğa ev sahipliği yapmış olan İstanbul’umuzla ilgili bakın divan şairimiz Nedim ne güzel söylemiş:

Kala-yı maarif satılır suklarında,

Bazar-ı hüner ma’den-i ilm-ü ulemadır.

 

(İstanbul öyle bir  şehirdir ki) sokaklarında bilgelik kumaşı satılır, sanat harman harman pazar bulur, bilim ve bilginler maden, madendir.

 

Biz fabrikamızda şirketimizin ilk kuruluş yıllarında sahip olduğu masamızı, telefonumuzu, kasamızı saklıyoruz. Sanayiciliğe ilk başladığımızda kullanmış olduğumuz bazı makinelerimizi muhafaza ediyoruz.

Büyük dedemizin bazı eşyalarını, kitaplarını, notlarını saklıyoruz.

Geçmişte yurt dışında bir fabrikaya gittiğimizde bizlere hep dedelerini, şirketlerinin tarihini anlatırlar, onlara ait eserlerini bizlere gezdirirlerdi. Biz de gıpta ile bakardık.

Ama mutluyuz ki, şimdi bunu bizler yapabiliyoruz, onları şaşırtıyoruz.  Değerlerimize, kültürümüze, anılarımıza saygı gösteriyor, onları muhafaza ediyoruz.

Geleceğimizin tasarlanmasında kültür, sanat, tarih…

Turgut Cansever “Geleceğe yönelik her çözümün altında tarih bilinci yatar.” diyerek geleceğimizin tasarlanmasında tarihin, kültürün, sanatın önemini ifade etmiştir.

 

Şeyh Edebali “Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın! “ diyerek geleceğimizin inşasında geçmişten beslenmemiz gerektiğini ne güzel ifade etmişlerdir. Çınar ağaçları gücünü kökünden almakta ve temiz su kaynaklarından beslenmektedir. Çınardan ilham alarak bizde geçmişimizdeki temiz kaynaklara ulaşmalı ve köklerimizden güç almalıyız.

 

Geride bereketli izler bırakmak ne güzeldir…

Hayatı anlamlandırmanın, değer katmanın en önemli göstergelerinden biride geride bereketli bizler bırakabilmektir. Kuşlar uçar arkada hiç iz bırakmazlar, kaybolur giderler. Ya insanoğlu?

İş adamları olarak bırakacağımız ekonomik izler daha kısa süreli olarak etkili ve kalıcı olacaktır. Halbuki kültürel ve sanatsal izler asırlar boyu sürmektedir. Hz. Mevlana, Yunus Emre, Mimar Sinan, Konfüçyüs, Goethe ve daha niceleri asırlardan beri insanoğlunun hayatına ışık tutmaktadırlar. Kaç zengini hatırlıyoruz? Rahmetli Sabancı’yı unutmuyoruz, Rahmetli Vehbi Koç’u unutmuyoruz değil mi? Unutulmamalarının en önemli sebeplerden birisi de kültür ve sanata verdikleri değerdir. Toplumun gönlüne dokundukları eylemleridir.

Bazıları arkalarından dua, bazıları beddua alır.

Kültür ve sanatla meşgul olanlar bu yolla topluma dokunur ve toplumsal fayda üretirler. Dolayısıyla insanların dualarını alırlar. Dünyamızın güzel kültürel ve sanatsal değerler üzerine inşa edilmesinde rol almayanlar aslında sorunun bir parçasıdırlar.

Toplumsal çalışmalarımızla sahip olduklarımızı sadece kendimizde kalmayan ve bütün bir toplumun hizmetine sunulmuş imkânlara dönüştürmüş oluruz. Ne güzel demiş ecdadımız: “Dama çıkan merdiveni çekmemeli” değil mi?

Rol model olmak durumundayız.

Bugünün büyükleri ve iş adamları olarak bizden sonrakilere, gençlerimize, veliahtlarımıza iyi bir rol model olmak zorundayız.

Ailemizde, şirketimizde bizden sonrakilerin de kültür ve sanata önem ve değer veren insanlar olarak yetiştirmeliyiz. Yavaş yavaş alıştırmalı, onları kültür ve sanatın soluklandığı ortamlarda bulundurmalı ve böyle bir ortamda yeşermelerini, gelişmelerini sağlamalıyız.

Adell Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş. olarak yaptığımız “Ab-ı Hayat Geçmişten Günümüze Su ve Su Kültürü” gerek kendi sektörümüze ve diğer sektörlere ilham kaynağı olmak istiyoruz. Fabrikamızdaki daimi müzemizle yurt içinden ve yurt dışından pek çok ziyaretçimizi su kültürümüzle, içindeki güzel hikâyeler ve anılarla tanıştırıyoruz. Fabrikamızda oluşturduğumuz kitaplık ile çalışanlarımıza ve dışarıdan konuya ilgili duyanlara hizmet veriyoruz. Üniversitelerimizdeki, orta ve ilköğretimdeki pek çok gencimize dokunarak suyla dostlarını, su kültürünü tanımalarını sağlıyoruz. Yayınladığımız kitaplarımızla, makalelerimizle dünyanın en geniş ortam yaşam kültürüne sahip kültürümüzdeki güzellikleri yayılı bilgi haline getirerek toplumumuzun, insanlığın gündemine taşıyoruz. Su kültürü, su kullanım duyarlılığının artmasına çaba gösteriyoruz. İş adamları olarak, işletmeler olarak kültürün, sanatın bir dalına el versek topyekûn entelektüel bir kalkınma yapmış oluruz. İnsanlarımızın kültürümüzle, tarihimizle,  sanatla tanışmalarını, dost olmalarını, kültürümüzdeki ritüellerin ve sembollerin güzelliğini keşfetmelerini sağlayabiliriz.

İş adamının topluma sorumluluğu var.

İş adamı hayatı tek kişilik, tek ailelik yaşayanlardan olamaz.

Kültür sanat aynen iyilik gibi bağlar bizleri birbirimize… Şarjı, enerjisi hiç bitmez.

İş adamı bugüne ve geleceğe yönelik sorumluluğu olan insandır. İşinin yanında sokağını, mahallesini, ülkesini düşünmek, sorumluluk hissetmek, dünyayı güzelleştirmek zorundadır.

Ben siftah yaptım, var komşumdan al diyebilecek, pabucunu dama attırmayacak, Ahi Evran torunları olmalıyız. Dedelerimiz gibi adam gibi adam iş adamları, insanlar olabilmek….

Unutmamalıyız ki, bizlere atalarımızdan kalan kültürel değerlerimizi korumak, yaşatmak ve bizlerden sonraki nesillere aktarmak hepimizin asli görevidir. Ayrıca halk olarak ta, AVM’ler yanında sanat mekânlarına, müzelere yönelmenin, kültüre, sanata, sanatçılara destek vermenin vakti çoktan gelmiş ve geçmektedir. Özel müzeler, şehir müzeleri arttırılmalı, müzecilik anlayışı da zamanın ruhuna uygun olarak güncellenmelidir. Çocuklarımızın küçük yaşlardan itibaren müzelere, kültüre, sanata, edebiyata dost olarak yetiştirilmelidir.

Haydi gelin, açalım gönlümüzü, verelim, uzatalım elimizi kültür, sanat ve edebiyata…

Eğer hayatı bir bütün olarak algılayabilirsek hem işlerimizi ve sorumluluklarımızı yerine getirip hem de kültür sanata, hobilerimize yer açabiliriz. Keyifle yapacağımız kültür ve sanat, potansiyelimizi ve enerjimizi doğru kullanın kişiler hangi yaşta hangi konumda olursa olsunlar her güne daha hevesli uyanırlar. İlgilendiği hobileri sayesinde ortak zevkleri olan yeni insanlarla yeni paylaşımlarda bulunarak hayatlarını daha zenginleştirebilirler. Bir hobiyle uğraşmak kişi içinde bulunduğu ana odaklar, geçmişin hesaplaşmalarından ve geleceğin kaygılarından uzaklaştırır.

Tanışalım, tanıştıralım, sevelim sevdirelim bu güzelim değerleri, kültürü ve sanatı.

Öksüz bırakmayalım bu değerleri. İlgi ve şefkat gösterelim ki yeşersin, gelişsin, terk etmesin bizleri.

 

Ecdadımızın hatıraları kaybolmasın. Bitmesin bu güzellikler…Ölmesin bu güzel duygular.

Sahip olunmayan kültür ve sanatın bitmesi haktır, biz sahip olursak bu kültür-sanat bitmeyecektir.

Önce kendimiz, sonra yakınlarımız,  ülkemiz ve tüm insanlık âlemi huzura kavuşsun.

Dünyamızın geleceğine bir tuğla da biz koyalım. Geleceğimizi daha güzel değerlerimizin üzerine inşa edelim.

Çocuklarımız, çalışanlarımız kültürden, sanattan, edebiyattan uzak yaşamasın.

 

Su gibi duru, su gibi coşkulu ve su gibi aziz olunuz.

 

Recep Ali Topçu  | Adell Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş. | Yön.Kur.Bşk.

AKILLI BİNALAR MI, AĞAÇLAR MI DAHA AKILLI VE ÇEVRECİ?

 

Akıllı Binalar mı, Ağaçlar mı Daha Akıllı ve Çevreci?

Yılların mühendislik birikimiyle, çalışmasıyla yapılan akıllı binalar mı (intelligent building) yoksa hiçbir emek harcanmadan kendi kendine büyüyen, binlerce yaprağa sahip, binlerce meyve veren ağaçlar mı daha akıllı ve daha çevreci?

Gelin birlikte düşünelim, tefekkür penceresini biraz aralayalım, akıllı binalara ve ağaçlara sakince ve derince bakalım…

Binlerce insana ev ve/veya işyeri olarak konforlu bir yaşam sağlayan akıllı binaların, planlama projeksiyonunda ciddi mühendislik çalışmaları vardır. Profesyonel yöneticileri, elektrik, su ve iklimlendirme sistemlerinin sorunsuz ve aksamadan çalışmasını sağlayan devasa teknik merkezleri, , hidrofor, pompa, elektronik ve elektromekanik sistemleri mevcuttur. Her bir noktaya ulaşan tesisat sistemleri ve elektronik yazılımlara sahiptirler.

 

Bu sistemleri besleyen ve yöneten tonlarca enerji ve yakıt giderleri ile birlikte yüzlerce çalışanı, mühendisi, yardımcısı, yöneticisi vardır. Harcanan bu giderlere karışlık hizmet verebilmeleri için enerjiye, dıştan yardıma ihtiyaçları olan akıllı binalar, sundukları hizmet karşılığında ürettikleri elektomanyetik dalgalar ile çevreyi kirletiyor, katı, sıvı, gaz atık vb. kirleticiler üretiyorlar.

Yapılan araştırmalara göre akıllı binalarda dikey yükseklik arttıkça bu katlarda yaşayan insanlarda gerilim ve stres artıyor. Bio-plazmik enerji, diğer şekliyle manyetik enerji yani yaşam enerjisi yeryüzünden, derinlerden, topraktan alınıyor. İnsan topraktan uzaklaştıkça bu enerjiden mahrum kalıyor/daha az istifade edebiliyor. Yine Amerika’da yapılan bir araştırmada; akıllı binalarda yaşayan insanların daha çok viziteye çıktığı, hatta katlar yükseldikçe kavga edenlerin sayılarının arttığı tespit edilmiş.

Ayrıca, akıllı binalara ulaşmak, üretmek için büyük miktarlarda akıl ve alın teri dökmek, iyice yatırımlar yapmak gerekiyor değil mi?

Akıllı binaların evrenin, şehrin güzelliğine, estetiğine, doğaya, insana kattıkları pek çok zaman tartışılır. Ağaçlar doğayla bütünleşin bir görsel, fiziksel zenginlik katarken pek çok akıllı binanın bu güzelliği bozduğu konusu dillendirilmektedir.  Umarım zaman içerisinde çevreye, doğaya, insan yaratılışına daha uyumlu akıllı binalar tasarlanır.

Akıllı binalar ağaçlar gibi mevsimlere göre değişen kâinat koşullarına göre çok fazla fiziksel değişiklik gösteremezler. Otomasyon sistemleri ile dış hava koşullarına göre sadece işletim sistemlerini değiştirirler.  Evrendeki değişimlere bağlı olarak fiziksel uyum şeklinde imkânları çok kısıtlıdır.

Gelin bir de ağaca bakalım…

Ağaçların öyle muhteşem bir dağıtım sistemleri var ki, ihtiyacı olan su ve besini köklerden gövdeye, oradan bütün dallarına, binlerce meyvesine ve milyonlarca yapraklarının hiçbirini ihmal etmeden, hepsinin ihtiyacını karşılayacak kadar, ne çok, ne az, adilane bir şekilde dağıtıyor.

Hiçbirini ihmal etmiyorlar. Hepsinin ihtiyacını karşılıyorlar, adil davranıyorlar. Bildiğimiz hidrofor, pompa, boru sistemi hiç biri yok. Topraktan emilen su, mineraller bir mucizevi bir şekilde gövdeden dallara, en uçtaki meyvelere ve her bir yaprağa ulaştırılıyor. Yer çekimine karşı, dışarıdan hiçbir enerji almadan, hiç yakıt harcamadan, herhangi bir pompalama sistemi olmadan bu mucize ağaç nasıl oluyor da yukarılara, metrelerce yüksekliğe su ve besin gönderebiliyor. Normalde su aşağıdan yukarıya hareket edemez, hep aşağıya akar. Ama ağaçta mucizevi olarak aşağıdan yukarıya hareket var. Pek çok ağaç üzerinde binlerce yaprağı, meyveyi tanıyor, her birisini kolluyor, ihtiyacını gideriyor. Dalındaki herhangi bir elmaya ayrıcalık yapıp onu karpuz kadar beslemiyor, sadece yeteri ve gereği kadar.

Gelin ağaçların yaşama kattıklarına bir göz atalım..

Her bir ağaç, sayısız tür canlı için yaşam kaynağı, hem su, hem besin, hem oksijen kaynağı, hem barınak ve aynı zamanda doğal temizleyici…

Herbir ağaç aynı zamanda su kaynağı. Tek tek ağaç yapraklarındaki nemlerin damlamasıyla su kaynakları birikiyor. Damlaya damlaya göl olur atasözünün anlamı sadece para biriktirmek anlamına gelmez yani, gerçekten ırmaklar, göller damlaya damlaya oluşuyor. Biz tabi bunların nasıl oluştuğunu bilmediğimiz için farkedemiyoruz. Şimdi o yeşil alanı bir gölgeliğin ötesinde gerçekten suların biriktiği bir su havzası olarak düşünürsek oraları ortadan kaldırdığımızda bizim ihtiyacımız olan suları da ortadan kaldırıyoruz aslında.

Tek bir elma ağacı ufacık bir toprak alana dikilebilir ve yılda 300kg. meyve verir. Ağaçlar, insanlar dışında kuşlar ve hayvanlar içinde gıda deposudur.

Şehir ortamlarında, özellikle meşe ve çınar ağaçları, öncelikle kuş, arı ve karıncalar için mükemmel yuvalar olarak iş görürler, Yapraklı ağaçlardan oluşan bir bölgede 50 kuş türü yaşar.

25 metre boyundaki bir kayın ağacı saatte 1,5 kg. oksijen üretir. 100 yaşındaki bir kayın saatte 40 kişinin çıkardığı karbondioksiti yok eder. 4 000 metrekarelik ağaçlık alan, bir yılda 18 kişiye yetecek kadar oksijen üretir.

Suyun az bulunduğu alanlarda, ağaç gölgeleri buharlaşmayı yavaşlatır. Daha yeni ekilmiş bir ağaç bile haftada en fazla 55 litre suya ihtiyaç duyar ve bu suyu yer altı suyu olarak doğaya geri bırakır.

Tepe ve dere kıyılarındaki ağaçlar toprağın yüzey akışını azaltır ve toprağı bir arada tutar. 100 yaşındaki bir kayın yılda 30 000 litre su çeker ve erozyonu önler.

İklim değişikliğinin en önemli sebebi, yok edilen yağmur ormanları ve fosil yakıt kullanımı sonucunda ortaya çıkın aşırı miktardaki sera gazıdır. Yeryüzüne güneşten gelen ısı toprak tarafından yansıtıldıktan sonra bu gaz kütlelerinin içerisinde sıkışarak atmosferdeki ısının kalıcı olarak artmasına sebep olur. En çok bilinen sera gazı ise karbondioksittir (CO2). Ağaçlar, karbondioksiti alıp, içerisindeki karbonu emdikten sonra kalan oksijeni atmosfere bırakırlar. 1 000 metrekarelik ağaçlık alanın emdiği karbon miktarı, arabanızı 10 000 km. kullandığınızda yaydığınız karbondioksit miktarına eşittir.

Ağaçlar atmosferdeki kötü koku ile amonyak, nitrojen dioksit, sülfür dioksit ve ozon gibi havayı kirleten gazları emer, kabuk ve yaprakları yoluyla havadaki partikülleri filtrelerler.

Ormanlar yazın ısıyı 5-8 derece düşürür, kışın 1-3 derece yükseltir. Nemi sabit tutar. 1 hektar ladin ormanı 32 ton, 1 hektar kayın ormanı 68 ton, 1 hektar çam ormanı ise 40 ton toz emer. Ormanlar, ağaçsız bir alandan 8 kat fazla humus üretir.

Ağaç kökleri toprağın metrelerce altına uzanır ve toprağı bir arada tutar. Yerleşim yerlerine yakın dikilen ağaçlar toprağı tutarak depremin oluşturacağı hasarı azaltır. Bunların her biri  bize ağaçların muhteşem tasarımını göstermektedir.

Ağaçlar bunları niçin yapıyorlar?

Ağaçlar bütün bunları yaparken meyvelerini, dallarını, hayatlarını, gölgelerini paylaşırken hiçbir karşılık beklemiyorlar, hep veriyorlar. Renk, dil, din, insan, hayvan türü ayırımı yapmıyorlar, herkesi kucaklıyorlar. Özü, mayası olan su gibi herkese nötr davranıyorlar, eşit mesafe koyuyorlar.  Meyvelerini paylaşırken hiç hesap sormuyorlar, bir bedel istemiyorlar. Kendisini mekan olarak seçen hiçbir canlıya kimlik, pasaport sormuyorlar.

Bu kadar verici olan ağaç, meyvesiyle, yaprağıyla, yeşilliğiyle, gölgesiyle cana can katıyor.

Dinlenmek isteyen her türlü canlıya gölgesinde huzur sunuyor, onların barınağı, gölgeliği ve dinlenme alanı oluyor. Kendisi keman, kardeş rüzgar yay olup dallarının salınımı, yapraklarının hışırtısı ile muhteşem senfoni sunuyor. Ağaçlar, yapraklarıyla rüzgârla birlikte dillendirdikleri sesleriyle melodi oluyor, huzur dağıtıyor canlılara. Yapraklarının yeşillikleriyle, görsel zenginliği ve bütünlüğüyle tazeliyor gönülleri, huzur veriyor gözlere, gönüllere…Keyif veriyor yaşam alanlarına ve dünyaya.

Ya Akıllı binalarımız? Kimler girebiliyor bu binalara?

Onlardan istifade etmek için nasıl bir bedel ödemeliyiz acaba?

Ağaçlar insanları, canlıları çok seviyor, onlara hizmet ediyor. Belki de programlarına, DNA’larına böyle bir sevgi koyulmuş desek daha doğru olacak. Karbondioksit’i alıyor, canlıların ihtiyacı olan oksijeni veriyor. Hatta meyveleri olgunlaştığında, büyüdüğünde dallarını aşağıya doğru sarktırıyor ki insanlar daha kolay ulaşabilsin.

Ağaçlar kışın uykuya yatar, elbiselerini değiştirir, yazın ise tekrar yeşil elbiselerini giyerler. Kainattaki değişikliklere, mevsimlere uyum sağlarlar.

Meyvesiyle, yaprağıyla, gölgesiyle, oksijeniyle hep veriyor, canlılara yardımcı oluyor. Yetmedi gövdesiyle kağıt oluyor, kibrit oluyor, sunta oluyor.  Daha neler neler…Hatta yaşlandığında, kesildiğinde de yine yakacak olarak işe yarıyor, hiiiiç boşa gitmiyor. Sonbaharda dökülen yaprakları mükemmel bir gübreye dönüşüyor. Yani dirisi de, ölüsü de işe yarıyor, evrenin hayrına çalışıyor, hiçbir zaman atık oluşturmuyor.

Tüm bunları yaparken dışarıdan yardım almıyor, yakıt kullanmıyor, enerji harcamıyor, katı, gaz vb. atık üretmiyor. Enerji gideri yok. Bilakis temizliyorlar, olumlu katkıları oluyor.

Ağaçlara sahip olmak için çok büyük yatırım gerekmiyor. Bir tohum yeterli. Tohum içinde gizli olan program ile önce köklerini toprağa salıyor, toprakla, suyla, güneş ile buluşuyor, kocaman fidan oluyor, büyüyor dal salıyor, kocaman bir ağaç oluyor, yaprakları, meyveleri oluyor.

Aslında ağaçta sanki asıl özü, mayası olan su’dan gelen pek çok özelliği görüyoruz. Su’daki mükemmel tasarımcı farkı aynen ağaçta da görülüyor değil mi? Ağaç aynen su gibi kainatın pek çok karesiyle, unsuruyla bütünleşip, iletişime geçip onlarla alışveriş, yardımlaşma içerisinde.

Bize bu kadar şefkat gösteren ağaçların, doğanın da ilgi ve şefkat görmeye hakkı yok mu sizce?

Aynı şekilde özü su olan, suyun ete, kemiğe bürünmüş şekli insanoğlu olarak biz ağaçtan esin alabilir miyiz acaba? Biz de onun gibi ayırım yapmaksızın tüm canlılara Hz. Mevlana gibi kucağımızı açabilir miyiz? Yunus Emre gibi herkese hoşgörüyle, sevgiyle, muhabbetle,kardeşçe yaklaşabilir miyiz acaba?

Tüm işaretler bize bu olayların arkasında bizi seven, bizi bilen yaratıcımız Cenab-ı Allah’ı (cc) gösteriyor değil mi? Ağaçların bunları kendi başına düşünmesi, bizi, kuşları, toprak içinde suyu, mineralleri tanıması mümkün müdür?

Üzerinde durulduğunda bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Aslında ağaçlarda, akıllı binalarda gerçekten önemli görevler yapıyorlar, insana hizmet ediyorlar. Her ikisi de gücünü temellerinden, köklerinden alıyorlar, besleniyorlar. Her ikisi de insanlara, canlılara büyük hizmetlerde bulunuyorlar. Her ikisi de canlılara evdir, ocaktır, birleştiren, bütünleyen unsurlardır. Ağaçlar hayvanların yuvalarını yaparak nesillerini devam ettirdikleri en önemli mekânlardır.  Onları çıkardığınızda geride fazla bir şey kalmıyor asında hayatta.

Gelin bizi bu kadar seven, şefkatli ve maharetli, mütevazı, üstün tasarım ürünü olan ağaçlara dost, kardeş elimizi uzatalım. Düşünelim, aslında onlarda bizim gibi su’dan yaratıldı. Özümüz, mayamız ağaçlarla aynı. Yani bir ölçüde onlar bizim su kardeşlerimiz. Ağacı, doğayı yeniden anlayalım, anlamlandıralım. Sarılalım onlara, enerji alalım, sevgi verelim onlara, dost olalım onlarla….

Mahallemizde, çevremizde, köyümüzde susuz kalmış, hastalanmış, bakıma muhtaç bir ağacı evlatlık edinelim. Kırılmış dalını kaldıralım, yarasına toprağı sürerek ilaç olalım. Onun bakımını üstlenelim, canlandıralım, hayata tutunmasına ve gerçek performansına ulaşmasına yardımcı olalım.

Yediğimiz meyvelerin çekirdeklerini, tohumlarını çöpe atmayarak bir şekilde toprakla buluşturalım. Unutmayalım ki, her bir çekirdek, her bir tohum bir ağaç taşıyor içinde. Böyle yaparsak umulur ki, bir suyun gövdeye, yaprağa, meyveye bürünmüş şekli olan ağaçlar ve doğa kendilerine uzatılan bu kardeş elini boş çevirmeyecek, bize en güzeliyle hizmet edecektir. Ayrıca bu halimizle kâinatın olumlu enerjisine vereceğimiz katkı sonucunda inanıyorum ki ihtiyaç hissettiğimizde, aciz kaldığımızda birileri de bizim elimizden tutacaktır…

Gelelim en başta sorduğumuz soruya. Burada konuşulanları ve genişletilebilecek daha pek çok konuyu göz önüne aldığımızda sizce akıllı binalar mı, ağaçlar mı daha akıllı ve daha?

Hangisinde daha mükemmel bir mühendislik tasarımı var ve hangisinin otomasyon sistemi daha iyi işliyor acaba sizce? Sağlıcakla, muhabbetle ve doğayla kalınız…

Recep Ali Topçu | Adell Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş.|Yön.Kur.Bşk.

Kütüphanemiz meraklısını bekliyor



Adell Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş olarak bizde fabrikamızda kütüphane oluşturduk, tüm çalışanlarımızla birlikte okuyoruz. Aynı zamanda arkadaşlarımız kitap özetlerini çıkarıyor ve “Gelişim ve Paylaşım Toplantılarında” sunum yapıyorlar. Bu toplantılara akademisyenleri, iş adamlarını davet ediyor, hayat hikayelerini, motivasyon kaynakları ve yolculuk anılarını dinliyoruz.Hepimiz için güzel bir gelişim aracı oluyur. Kitap insanları yeni limanlara ve dünyalara açıyor. İyiki varsınız kitaplar. İyi ki varsınız yazarlar…İyi ki varsınız kitapları satın alarak onları yazanlara, emekçilere destek verenlere…Sağ olunuz, sağlıcakla kalınız

Hepimiz Duru Bir Su Damlasıyız



Söylemek istediğimiz; bu eserlerle insanlığı insanlarla yeniden buluşturmak.“ diyen Recep Ali Topçu, Adell markasının öyküsünü ve Su Kültürü Müzesi’ne giden yolun bir hayalle ve atılan bir adımla başladığını yaptığımız keyifli röportajımızda sevgiyle anlattı.

Adell marka öyküsünü sizden dinleyebilir miyiz?

Adell, Almanca bir tabir olan güçlü, asil anlamına gelmektedir. Adell markası ilk olarak 1981 yılında Bursa’da kuruldu. Kurulan şirketimizin devamlılığı halinde 1900’lerde tescil edilmiş markadır. İnşaat, tesisat, sıhhi tesisat alanında üretim, dağıtım yapan tanınmış marka olabilme seviyesini yakalayan bir markadır. Babam Ardahan Posof taş ustasıdır. Bir kız seviyor ve askerden döndüğünde, onun başkasıyla evlendiğini duyuyor. Bunun üzerine memleketi terk ediyor. Yolu Amerikalılarla kesiştiğinde, onlarla havaalanı yapımına başlıyor. Adana, Balıkesir Havaalanı gibi… Kendini bu deneyimler ile yetiştiriyor ve bizi de büyütürken bu şekilde yetiştiriyor. Babam, bana güvendi. Ben de çocuklarıma…

Ve böylece şuanda da yolculuk devam ediyor.

Okumaya devam et

Suya gönül vermiş bir şirket

07 Nisan 2014, Pazartesi 15:38

Adell Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Recep Ali Topçu: Armatür ve vana modellerimizle su kullanımında 10 yıl öncesine göre yüzde 50 tasarruf sağlıyoruz. Yapı sektörünün olmazsa olmaz ürün sağlayıcısı armatür ve vana üretim firmalarından Adell Armatür’ün Yönetim Kurulu Başkanı Recep Ali Topçu ile sektörü ve Adell Armatürü konuştuk. Okumaya devam et

Gönül Dünyamızın Vazgeçilmezi Su…

GÖNÜL DÜNYAMIZIN VAZGEÇİLMEZİ SU…

Su yüce yaratıcımız tarafından biz dünya misafirleri için göndermiş olduğu en büyük nimetlerdin biri olarak gerek biyolojik yaşamımız ve gerekse gönül dünyamız için vazgeçilmez bir yaşam kaynağıdır. Su insanlar için olduğu gibi tüm canlılar, hayvanlar ve bitkiler içinde vazgeçilmezdir.

Özellikle su insanoğlu için bambaşka şeyleri çağrıştırır. Tarih boyunca insanoğlu ve su birlikte yolculuk yapmıştır. Şehirlerimiz su kenarlarında kurulmuştur, ekonomik ve sosyal gelişmeler hep suyla mümkün olmuştur. İnsan açlığa kırk gün dayanabildiği halde susuzluğa ancak üç gün dayanabiliyor. Aynı şekilde hayvanlarında, bitkilerinde suya hasrete dayanabileceği süreler çok sınırlı. Çünkü su tazelik, yaşam ve süreklilik kaynağıdır.  Su yaşlık ve canlılık demektir. Kuruyan ağaç ölüyor. Aynen insanda yaşlandıkça içindeki su azalır, kuruma süreci devam eder. Nihayetinde suyu, yaşlığı, canlığı bittiğinde ölüm gelir. Canlılığını, sıcaklığını kaybeder insan ölümle birlikte. Sertleşir ve katılaşır. Demek ki su aynı zamanda sıcaklığın, esnekliğin ve canlılığın kaynağı.

Dolayısıyla su’yu tanıdıkça daha çok sevecek, ilişkimizi güçlendirebileceğiz. Yeşeren sevgi çevremizdeki eşyaya, hayvanlara ve insanlara yansıyacak daha mutlu ilişkiler kurabileceğiz. Dünyanın geleceğinin barış, ortak yaşam kültürü, sevgi, hoşgörü, dayanışma, paylaşma gibi güzel değerler üzerine inşa edilmesindeki sorumluluğumuzu yerine getirmiş olacağız. Düşünce adamı Kung Fu’un dediği gibi nasıl ki ağaçlarlardan oluşan bir orman, kökleriyle toprağı sımsıkı tutuyor, havayı temizliyor ve gökten yağmuru yere çekiyor aynı şekilde tek tek iyi insanlardan oluşmuş insanlık ormanı’da bastığımız zemini sağlam tutacak, toplumsal atmosferi temizleyecek ve Yüce Yaratıcımızın rahmetini gökten yere indirecektir.

Konutlarımızla mutlu olan ailelerimizi bir de su sevgisiyle buluşturabilirsek mutlu dünyalarına bir mutluluk daha katacağız. Canlarına can, gönüllerini mutluluk katacağız. Suyu sevdiğimiz ölçüde gönül dünyamızda rahatlayacak, mutlu olacaktır.

Su biyolojik hayatımız için gerekli olduğu kadar, gönül dünyamız ve ruh âlemimiz için vazgeçilmez. Dolayısıyla suyla iletişimimizin kalitesi, büyük ölçüde hayatımızın kalitesinin oluşmasında en önemli unsurlardan biridir.

Suyumuzu, havamızı, toprağımızı, diğer canlılarla paylaştığımız dünyamızı geleceğe taşımak için hep birlikte çalışmaya ihtiyacımız var. Tüm canlıların birlikte yaşayabileceğimiz, imkânlarını paylaşabileceğimiz sadece bir dünyamız var…Sürdürülebilir yaşam için paylaşmak esastır.

Bu vesileyle şanlı tarihimizden günümüze gelen eşsiz su kültürü eserlerimizi  www.ab-ihayatsergisi.com adresinde ziyaret edebilirsiniz. Ayrıca tüm su dostlarını, İstanbul İkitelli’de bulunan genel müdürlük bünyemizde bulunan daimi Su Kültürü sergimizi bireysel olarak, gruplar olarak ziyaret etmeye davet ediyorum.

Başlangıçlar önemlidir. Sonuçlar, gelişmeler başlangıçların içerisinde gizlidir. Bu ilk yazımızla yapmış olduğumuz başlangıç umarım hepimize güzellikler sağlar, bakış açımızı genişleterek karanlık noktalarımızı biraz da olsa azaltır. Su, enerji, insanlar, canlılar, eşyalar velhasıl çevremizdeki her şeyi hatta kendimizi daha iyi tanımamıza, sevgimizi çoğaltmamıza ve ilişkimizi güçlendirmemize vesile olur. İnsan bildiğine dost, bilmediğine düşmandır sözü çok güzel ifade ediyor faydalı bilginin, öğrenmenin önemini. Biz insanlar öğrendiklerimizin yüzde 80’ini okuyarak öğreniyoruz.

Zaman zaman sizlerle buluşmaktan, kalbimizin terennümlerinizi sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyacağım. Beslenme çantasında su’ya, hayata, dostluğa, kişisel gelişime, mutluluğa, değerlerimize ve benzeri konulara ait hoşunuza gideceğini umduğum güzel şeyler bulacaksınız.

Gönül tarlanızın suyu olan sevginiz daim olsun. Yolunuz açık, ışığınız bol olsun.

Su gibi duru, su gibi coşkulu ve su gibi aziz olunuz.

RECEP ALİ TOPÇU – ADELL Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş. | Yön.Kur.Bşk.

Düşünce Yönetiminde Su’yun Önemi…

Düşünce yönetiminde Su’yun önemi…

Üretmek, tasarlamak ve inovasyon için düşünmek… Düşünmek için ise beyni iyi halde, canlı ve taze tutmak önemlidir. Düşünce yönetimi, iletişimi mükemmelleştiren metotları ve bilinçaltını etkileyen teknikleri ile güçlü, sağlıklı, mutlu ve başarılı olmanın yollarını anlatan bir sistemdir. İnsan, hayatın merkezinde olan bir varlık olarak sürekli tekâmül eden bir yapıya sahiptir. Bu tekâmül yolculuğunda düşüncenin rolü büyüktür. Biyolojik olarak hayatın, varoluşun vazgeçilmezi olan su, düşüncelerimize olan etkisiyle de kendisini vazgeçilmez kılıyor. Yaşam kalitemizi arttırmak için düşünce kalitemizi arttırmak, bunun için ise suya daha derinlikli bakmak, onu daha yakından tanımak ve ilişkilerimizi yeniden inşa etmek durumundayız.Su içinde taşıdığı enerji ile insanlara, canlılara mutluluk, arınma getirir, düşünce yönetimine destek vererek, pozitif düşünmesini sağlar. Sevgiyi ve suyu seven insanın içi güller ve çiçeklerle dolu bir gül bahçesi gibidir.

İnsanı insan kılan düşüncedir. İnsan doğduğu zaman değil, ancak olduğu zaman insan olur. İnsanın olabilmesi, pişebilmesi ve olgunlaşabilmesi için öncelikli olarak; kötü düşüncelerinin farkına varma erdemliliğini göstermesi ve kötü düşüncelerden arınması; düşüncesini eğitmesi ve doğru yönetmesi, yönlendirmesi gerekmektedir. İnsanlar düşünürken yıkıcı, sabit ve üretken olmak üzere üç düşünce boyutunda hareket eder. Yıkıcı düşünce boyutunda hareket eden insanlar her şeye negatif bakarlar. Düşünceleriyle hayatı kendisi için zorlaştırır. Kendisi için zorlaştırmakla kalmaz, birlikte yaşadığı insanlarında hayatını olumsuz yönde etkiler. Sabit düşünce boyutundakiler her şeye sıkı tutunmak isterler, yenilikler onları korkutur, tutucudurlar. Konfor alanlarından, limanlarından ayrılmazlar ve dünyadaki diğer limanlarda olan fırsatları kaçırırlar. Üretken düşünce boyutundakiler ise kreatiftirler, üreticidirler,  yenilikçidirler, çözüme odaklıdırlar. Genelde insanlar bu üç düşünce boyutu arasında gidip gelirler. Amacımız devamlı üretken düşünceye odaklanabilmek olmalıdır. Hayatın olağan akışı içerisinde, yaşamı kolaylaştıran belli sabitlikleri muhafaza etmekle beraber, düşünce iklimimizi yenilikleri sürekli açık tutmak değişimin ve gelişimin manivelası olacaktır.

 

Aklımızdan günde pek çok düşünce geçmektedir. Bu düşünceler ne hakkındaysa, hayatımız da ona göre şekillenir. Unutmayın, kafamızda en çok neyi düşünürsek, hayatımızda onu çoğaltırız. Hepimizin belli bir düşünme kapasitemiz bulunmaktadır. Bu kapasiteyi verimli kullanmak, olumlu düşüncelere yer açmak her zaman daha mutlu, daha sağlıklı ve daha başarılı olmaya kapı aralayacaktır. Düşündüklerimiz, konuştuklarımız, duyduklarımız yaşamımızı oluşturur. Zihnimiz beden üzerinde etkilidir. Olumlu düşünen insanlar genelde sağlıklı ve uzun ömürlü insanlardır.  Ancak, ellerindeki imkân ve şartlara aldırış etmeksizin her şeye rağmen, büyük düşünmeyi becerebilenler, yeni şeylere açık ve ilerici olanlar başarı olmuşlardır.

 

KUTU

Aşağıdaki hikmet pırıltıları bize düşünceyi anlatır:

§Düşüncelerin gül gibi olsun ki onlardan oluşan kelimelerin güzel kokuları her tarafa yayılsın.

§Düşünce goncadır; dil tomurcuk. Eylem ise bunların arkasındaki meyve… Ralph Waldo Emerson

§Tüm güçlerin kaynağı düşüncedir. Gücü yaratan şey, düşüncedir. Pascal

§Düşünceler ne kadar güçlü olursa görüş açısı o kadar genişler. Mehmet Rasim Mutlu

§Büyük düşünceler yürekten gelenlerdir. Vauvenargues

§Toprak ne kadar zengin olursa olsun, ekilmedikçe ürün vermez. Kafalar da öyle; ekilmeyen kafalar düşünce üretemez. Seneca

§Düşüncelerine dikkat et ki, onlar senin kelimelerin olmasın. Kelimelerine dikkat et ki, onlar senin hareketlerin olmasın. Hareketlerine dikkat et ki, onlar senin itiyatların olmasın. İtiyatlarına dikkat et ki, onlar senin karakterin olmasın. Karakterine dikkat et ki, o senin kaderin olmasın. Frank Outlaw

 

Düşünceler eyleme dönüşmezse değer yaratamaz.

Marcus Aurelius’un dediği gibi; “Hayatımız düşüncelerimizin eseridir”. Büyük düşünmek büyük eylemlere götürür, küçük düşünmek ise kaçınılmaz olarak sınırlı sonuçlar getirir. Ralp Waldo Emerson’a göre de “Her eylemin atası düşüncedir”. Hayatta yapabileceklerimize sınır koyan tek şey düşüncelerimizdir. Olumsuz düşündüğümüzde beyin kendisini şartlandırarak oluşmasını bekler. Yaşamımızı zihnimizdeki sınırlar belirler. Düşünebildiğimiz kadarını gerçekleştirebiliriz. Düşüncelerimiz, duygularımız enerjidir.

Düşündüklerimiz, konuştuklarımız, duyduklarımız yaşamımızı oluşturur. Her neye inanırsak inanalım, inandığımız anda tüm enerjimiz o doğrultuda kanalize olur. İnandığımız her şeyin hayatımızda mevcut olmasının nedeni, enerjimizin bizim yönlendirdiğimiz doğrultuda çalışıyor olmasındandır. Enerjimiz bizim için çalışan genel müdürümüzdür. Enerjimiz, biz ne istersek onu getirir. Enerjimiz bize düşündüğümüzü ispat eder.

Olumsuz düşünüp, arkasından bunun ispatını yaşadığımız anda dahi, enerjimiz bizim hizmetimizde, yani düşündüğümüzü bize yaşatmaktadır. İnandığımız düşünceleri daha faydalı ve olumluları ile değiştirerek, bu sistemi farklı yönde çalıştırmak bizim elimizde. “Param olsa, çok zengin olurum” gibi sahip olmak istediğimiz şeyleri yazıp, bunların ispatlarının neler olabileceğini belirleyelim. Bu belirlediklerinizi yaşıyormuşuz gibi düşünün. Bu, kendini kandırmak değil, şimdiye kadar olumsuzluklara yönlendirdiğiniz enerjimize, farklı bir yörünge çizmektir. Enerjimizle tek iletişim yolunuz ise hislerimizdir… O nedenle enerjiniz, hissederek şükran duyduğunuz her şeyin daha fazlasını bize getirecektir.

İstediklerimize sahipmişiz gibi düşünüp şükrederek, enerjinizi istediğiniz şekilde yönlendirmek elimizde. Hayat, geçmişe takılıp kaldığımızda, bugünü sevmediğinizde ve yarın için endişelendiğimizde cehennem, geçmişe takılıp kalmadığımız ve bugünü sevdiğimiz de, yarın için umutlu olduğunuz da ise cennettir. Unutmayalım ki; Geçmişte yaşayanlar geleceği inşa edemezler. Yaşam büyük bir kısmıyla bize bağlı olan bir kabullenmedir. Cennet ve cehennem seçtiğimiz ve kabullendiğimiz kaderimizdir. Siyah-beyaz düşünce sistemimizin renklendirilmesi kendi elimizdedir. 

 

ARA SPOT

Sahip olduklarımızın daha fazlasını istiyorsak öncelikle elimizde olanların farkına varıp şükretmeliyiz: “Sahip olduğum ailem için şükürler olsun. Sahip olduğum tüm sevdiklerim için şükürler olsun. Sahip olduğum zenginliğim için şükürler olsun. Sahip olduğum seven kalbim için şükürler olsun. Sahip olduğum sağlıklı ve huzurlu hayatım için şükürler olsun.” Elimizdekilere şükretmek mutluluğun anahtarıdır.

 

Canlı ve cansız tüm varlıkların bölünebilen en küçük parçası atom olduğunu biliyoruz. Sonradan atomun da altında “foton” denilen küçük parçaların varlığı belirlenmiştir. Atoma kadar tüm kimyasal ve fiziksel oluşumlar fizik kanunlarına tabi oluyor ve kontrol edilebiliyor. Yer çekimi ve merkezkaç kuvvetleri gibi. Fakat atom altı parçacıklar yani fotonlar ise fizik kurallarına tabi değil. Aynı anda burada, binlerce kilometre uzakta veya yine aynı anda her yerde. İşte kuantum konusu ve düşünce alanına uygulanması burada başlıyor. Çünkü düşünce enerjisi bu foton parçacıklarından oluşuyor. Onun için düşüncenin nerede duracağı belli olmaz.

İnsan bedeni “statik elektrik” üretiyor.

İnsan bedeni, tabii haliyle ve özellikle sevinç, üzüntü, heyecan, stres gibi duygu dalgalanmalarında 5-10 kat fazla olmak üzere statik elektrik üretiyor ve bunu dış yüzeyinde yani teninde biriktiriyor. Ayrıca tüm canlı ve cansız cisimlerin dış yüzeylerinde de statik elektrik yükü var ve insan günlük yaşantısında bunlarla el ve vücudu ile temasında da elektrik yükü alıyor ve statik elektrik birikimi artıyor. Bu birikim çepeçevre tüm vücudumuzu yani tenimizi zırh gibi kaplıyor. Defedilemez ve aktarılamaz ise insana huzursuzluk, sıkıntı ve rahatsızlık veriyor. Bu statik elektrik yükü vücuttan nasıl atılacak?  İletken maddelerle temas edilerek. Elektriğe karşı en iletkenlerin başında bildiğimiz su gelir. İnsan banyo yapınca, abdest alınca, gusledince bu yük suya aktarılıyor. İşte insanın duş ve banyo sonrası büyük rahatlık duyması bu yüzden. Bir de biliyorsunuz, çıplak ayakla toprağa basıldığında da bu yük toprağa aktarılabiliyor. Bazı psikolojik rahatsızlıklarda doktorlar hastanın çıplak ayakla toprakta gezinmesini önerirler. Bu pratik ve seri etki gösteren bir tedavi yöntemidir.

 

Düşünce bir enerjidir.

İbadet bir takım şekilsel hareketlerin yanında aslında düşünseldir. Düşünce enerjisi, fizik kurallarına tabi olmayan foton parçacıklardan oluşur.  Beyinde oluşan düşünce enerjisi, tüm vücut ve özellikle giysilerle kapatılmayan kafa, el, yüz gibi vücudun dış yüzeyleri ile Allah’a ve O’nun her insan için görevlendirdiği yazma (kayıt) ve iletişim ile görevlendirdiği aracılara yani  meleklere iletilecektir. İşte insan vücudu dış yüzeyindeki statik elektrik yükü bu iletişime ve ibadet ile oluşacak düşünce enerjisinin ilgili yerlere iletilmesinde engel oluyor ve güçlük çıkarıyor. İşte abdestin sebeplerinden biri de bu. Namazdan önce abdest alınması ile insanın vücudundaki bu statik elektrik yükü boşatılarak iletişim kanalları açılmış oluyor ve insan namaz ibadeti ile yaratıcısının huzuruna çıktığında O’nunla iletişim kurmasına fiziki bir engel kalmıyor. Amaç ruhen ve bedenen temizliği sürekli kılarak her an gelebilecek olan ölüme hazır olmaktır bir ölçüde. Boy abdesti yani gusülde de gerekçe aynıdır. Cinsel bir aktiviteden de insanın aşırı bir statik elektrikle yüklenmesi olağandır. Bu elektrik yükü de yıkanmak yani gusül abdesti almakla atılacaktır.

 

Düşünme, tefekkür etme ibadettir.

Tüm dinlerde olduğu gibi İslamiyet’te de düşünmenin arınma üzerinde etkileri büyüktür ve tavsiye edilmiştir. Hz. Muhammed (sav) bir hadisinde şunu dile getirmiştir: “Bir saat düşünmek bir sene nafile ibadetten daha üstündür.” Bu zamanlar üstü cümleden ilham alan ecdadımız düşünceye, ilme büyük önem vermiştir. Osmanlı konaklarında içerisinde penceresi olmayan, hamam kubbesi gibi tepeden aydınlatılan “Tefekkür (yani düşünce) Odaları” olurdu. Duvarlarda işlemeli dolaplar içersinde kitaplar yer alırdı. Buraya zaman zaman gönül ehli, güzel insanlar gelir sohbetler yapılır, gönüller arındırılırdı. Kitap okunan rahleler bulunurdu. Bu şekilde düşünce eğitilir, zararlı düşünceler kafalardan atılır, tekâmül etme sürecinde mesafeler kat edilirdi.

 

Düşünce eğitimi aslında bir duadır. Düşünce eğitiminin en başında iyi niyet olmalıdır. Düşünce eğitiminde yol önemli değil, sadece sonuçlar önemlidir. Yol kendiliğinden size açılacaktır.

Düşüncenin üzerinde bu kadar durduktan sonra düşüncenin üretim merkezine ve üretim süreçlerine göz atarak bu süreçleri iyileştirme metotları üzerinde durabiliriz. Düşünce yönetimi iyileştirilmesi, geliştirilebilmesi öğrenilebilecek süreçlerden biridir.

Düşüncenin üretim merkezi beyindir.

Düşünce bir beyin işlevidir. Düşüncelerimiz beynimizde belli bir süreçten geçerek üretilir. Her düşünce beyinde başlar. Mehmet Akif Topçu’nun deyimiyle  Düşünce beyinde yolculuktur, nerede duracağı bilinmez. “

Beyin vücudumuzun yüzde 2’si olsa da geri kalan yüzde 98’i yönetiyor. Her şey beyinde başlıyor. Başarı, mutluluk, huzur beyinden geliyor. İnsanın karakteri, kararları, kaderi, kafasında şekillenir. Bu önemli merkezin, organımızın yani beynimizin yüzde 75-80′i sudur. Kalanın yüzde 10′u yağ, yüzde 8 kadarı proteindir. İçtiğimiz su ve diğer içecekler, yediğimiz şeyler, beyin dokumuzdaki bu biyolojik altyapı nedeniyle ruh halimizi ve düşüncelerimizi doğrudan etkilemektedir. Beyin vücudun toplam ağırlığının yüzde 2′si kadar olmasına rağmen enerjimizin yüzde 20′sini tüketiyor.

Beyin açık havada ve bol oksijenli yerde daha iyi çalışır. Yeni şeyleri öğrenmek için beyni zorlamak, beyni güçlendirir. Bulmaca çözmek, yeni şehirleri, yeni bölgeleri gezmek beyni zinde tutar. Doğru uyku, doğru beslenme, doğru düşünce için gerekli ve önemlidir. Yaptığımız işleri farklı şekilde yapmak, iş yerimize gelirken farklı farklı yolları kullanmak beyni geliştirir, düşünce kapasitemizi arttırır. Her zaman sağ elle yaptığımız işleri bazen sol elle, her zaman aydınlıkta yaptığımız işleri bazen karanlıkta yaparak beynimizin kullanmadığımız diğer bölgelerini de aktive ederek düşünce kapasitemizi arttırabiliriz

Beynimiz en değerli varlıklarımızdan biri olarak özel ilgiyi hak ediyor. Su beynimizin yakıtıdır. Günde ortalama 2-2,5 Lt. sağlıklı suyu doğru zaman dilimlerinde içmeliyiz. Hatta elma, karpuz, portakal vb. büyük oranda su içeren meyve sebzelere hayatımızda daha çok yer vererek su yemeliyiz. Sebze ve meyvelerle alınan su toprağın yağmur suyu yerine kar suyunu içmesi gibi çok daha faydalıdır. Gece yatarken ve sabah kalktığımızda oda sıcaklığında bir bardak su içmeyi ihmal etmemeliyiz. İçtiğimiz su ne kadar taze ise, ne kadar çok oksijen taşıyorsa kadar değerlidir. Su çıktığı kaynağın, bize ulaşana kadar yolculuğunda değdiği taşın ve yaprağın enerjisini taşır.

 

Susuzluk beynin faaliyetlerini ve düşünce üretimini engeller.

Yeterli miktarda su olmaksızın, enerji titreşimleri, inan vücudunda hareket edip-yol alamazlar. Su hayatın şekillendirilmesi ve koruması için vazgeçilmez bir araçtır ve hep böyle olmuştur. Eğer vücudumuzda olması gereken su miktarının yarısı kadar su varsa, bunun anlamı, ihtiyacımız olan enerjinin sadece yarısına sahip olduğumuzdur.

Beynin kendisinden beklenen günlük rutin işlerini yürütebilmesi için belli oranda suya ihtiyacı vardır. Beyinde oluşan susuzluk belli bazı duygusal sonuçlara neden olur. Beynin susuzluk algılamaları yorgunluk hissetmek, sinirli olmak, yorgunluk hissetmek, endişeli olmak, kendimizi yetersiz ve yalnız hissetmek gibi duygulara yol açar. Bu duygular genel itibariyle depresyon öncesi aşamaların göstergesidir. Dolayısıyla bilinçli ve doğru miktarda kaliteli su depresyonu girmemek için önem arz etmektedir.

Hastalıkların en önemli nedenlerinin başında susuzluk gelir.

Su dinginliğin, muhabbetin, duruluğun en güzel kaynağıdır. 

Suyun, hayatın devamını sağlamakla ilgili olarak önemli bir rolü olduğu gibi, hayatın güzelleşmesi içine önemli bir rolü vardır. Vücudumuzun nem oranı azaldığında mizah duygumuzda körelmektedir. Latincede “nem” ve “mizah” kelimelerinin aynı kökten gelmeleri bir tesadüf değildir.

İnsan suyun bir parçasıdır, sudan bir parçadır. Her şeyde olduğu gibi insanda özüne, yani suya ulaştığında, suyla bütünleştiğinde mutlu olmaktadır. Küvette, suyun içerisinde, denizle insanın rahatlamasının altında yatan sebep budur. Her şey aslına rücu eder (döner) .

Su canlıdır, akıllıdır ve kendisine önem verip ilgilenenlerle canlı bir diyalog kurar. Dr. Recai Yahyaoğlu’na göre “ Su, düşüncelerimize cevap verir. Su, kristal yapısında olan değişimleri yansıtarak bizimle konuşur. Su sesinin terapi özelliği olup tedavi değeri olan bir sestir. “

Düşünce üzerinde en önemli unsur su’dur.

Suyun hafızası var…

Su canlıdır. Yapılan ilmi çalışmalar neticesinde tüm canlılarda olduğu gibi yapıtaşı olan DNA hücrelerinin belli bir frekansta ışık yaymakta olduğu ve farklı hücrelerin titreşme frekanslarının da farklı olduğunu tespit edilmiştir.

Sudan, havadan ve topraktan aldığımız yaşam enerjisi insan eliyle üretilen enerjilerden çok daha önemlidir.

Özü su olan ve bir su damlası olan insanı tanımak, suyu tanımak düşünce yönetim sürecinin iyileştirilmesinde önemlidir. Su’yun hafızası, belleği vardır. Sevilen su sever, su enerjiyi taşır. Suyu muhakkak severek içmeliyiz. Sevilen, arınan su sevgiyle mayalanır ve vücudumuzun dörtte üçünü oluşturan suyu arıtır.

Suyun insanın duygularını değiştirme gücü vardır.

Arınan su düşüncelerimizi, düşüncelerimiz duygularımızı, duygularımız hareketlerimizi, hareketlerimiz de alışkanlıklarımızı belirler. Alışkanlıklarımız ise hayatımızı insanlarla iletişimimizi yönetir. Beşeri münasebetlerimizde iyi şeyler yaşamayı istiyorsak kötü sözlerden, kırıcı ifadelerden, negatif tutumlardan sakınmalıyız. Negatif ve kötü sözler öncelikle kendi içimizdeki suyun, sonra karşımızdakinin vücudunun büyük kısmını oluşturan suyun kimyasını, molekül yapısını ve daha sonra da düşüncesini bozar. Pozitif kelimeler kullanmak ve olumlu düşüncelere, tutuma sahip olmak düşünsel, içsel ve fiziksel güzelliğe ulaşman en güzel yoludur.

İnsan düşüncesi ile su arasındaki ilişkinin en güzel örneği Japon bilim adamlarının yapmış oldukları deneyle kendini göstermiştir. Deneyde bir kap içerisindeki su donduruluyor ve daha sonra dondurulan bu su çözülmeye bırakılıyor. Çözülme sırasında güzel sözler söylendiğinde çözülmekte olan su molekülleri sanatsal bir zerafet alırken, kötü sözler sarfedildiğinde çirkin ve anlamsız bir hal almakta olduğu gözleniyor.  Buna göre, insan vücudundaki su miktarı dikkate alındığında ifadeleriniz ve davranışlarımızın sağlığımız ile doğrudan ilişkisi olduğu muazzam bir gerçektir.

 

“Sen düşünceden ibaretsin, gerisi et ve kemiksin. Güzel düşünür gülistan, kötü düşünür dikenlik olursun” diyen gönül sultanı Mevlana suyun düşünce yönetimindeki, eğitimindeki rolünü anlatıyordu. 

Eğer hayatınız yolunda gitmiyorsa bunun sebeplerinden biride negatif düşüncedir.

Bardağın dolu tarafına bakmak, sabrı, şükrü, kanaati elden bırakmamak önemlidir. Güzel insan olmak, iyi niyet taşımak önemlidir. Gönüllerinde kötü niyet taşıyan, öfke, kin, nefret, su-i zan gibi negatif duyguları besleyen ve yanlış işleri yapanların öncelikle kendileriyle, sonra yakın çevreleri ve toplum ile diyalogları kopuktur. Kendilerini, yakın çevrelerini, toplumu sevmezler. Sağlıkları hiçbir zaman yerinde değildir ve erken yaşlanırlar.

Peygamber Efendimiz (sav) bir düşünce şekli olan öfke ile ilgili şöyle buyurmuşlardır: “Öfke şeytandandır, şeytan da ateşten yaratılmıştır, ateş ise su ile söndürülmektedir; öyleyse biriniz öfkelenince hemen kalkıp abdest alsın.”

Zihnen taze ve canlı kalabilmek..

Düşünmek olayların özüne ve gerçeğine inmektir. Düşünmek üzerine düşünmek, beyin ve düşünce kapasitesini arttırır. Düşüncelerimizin niteliğinin kontrolünü, aklımızın kontrolünü ele almaya karar verdiğimizde, kendi düşüncemiz hakkında düşünmeye başladığımızda, kişisel gücümüzün servetinin kullanımı bizdedir.  Bu nedenle zihinsel dağınıklıktan kurtulmak için tazelenmeye zaman ayırmak hayati öneme sahiptir. Taze kalabilmek, bilgilerimizi güncelleyebilmek için okumak, enerjik, pozitif ve güzel insanlarla birlikte olabilmek önemli. Hayranlık duygusunun düşünce sistemimizde oluşturacağı güçten istifade etmek üzere hayranlık duyduğumuz birisinin yakınında olmak, ruhumuzu heyecanlandırıp, yükseltir. Hayatımızı daha düzgün bir rotada devam ettirmemizi sağlar. Hayranlık duyulan birisine bakmanın bile arındırıcı ve temizleyici bir etkisi vardır. Onun için başarı hikâyelerinin, biyografilerin öğrenme ve aksiyona geçme konusunda etkisi büyüktür.

Yaşamımızı zihnimizdeki sınırlar beliler. Düşünebildiğimiz kadarını gerçekleştirebiliriz.

Zihni canlı ve taze tutabilmek suyla ilintilidir. Su değdiği yeri canlandırır, tazelik, yaşlık katar. Zihinde kalem gibi açılınca daha iyi çalışır.

 

İnsan kadar bilinçli ve sürekli olarak titreşim yayabilecek bir canlı türü yoktur.

Ne ağaçlar, ne de çiçekler kendi başlarına titreşimler yayamazlar. Fakat insan, o bitkiyle konuşmak suretiyle o bitkinin liflerine titreşim ve enerji üfleyebilir.

Başka insanlara mutsuz olduğumuzu, işimizin zor olduğunu, sıkıntılarımızı anlatmanın bize verdiği zarar, yararından çok daha fazladır. Pozitif kelimelerin ve ifadelerin, etrafınızdaki kişilere pozitif titreşimler verme özeliğinden dolayı pozitif titreşimler, eninde-sonunda çıktıkları kaynağa geri dönerler. Öyleyse çevrenizdeki kişilere mutsuz olduğunuzu söylemek yerine, gerçek mutlu olduğunuzda, onlarla bu duyguları paylaşın.

 

Su insanın karakterini, hareketlerini ve fiziğini de değiştirme gücüne sahiptir.

Yine yapılan araştırmalara ve tespitlere göre suyla meşgul olmak, ona hizmet etmeye gayret etmek insana gençlik aşısı yapıyor ve dinç tutmaktadır. Su insanların düşüncelerini değiştirdiği gibi karakterlerini, hareketlerini ve fiziğini de değiştirir. Karadenizli ile bölgesinde su kaynağı bulunmayan bir bölgedeki insanın farkı vardır. Karadenizlinin başından su, midesinden hamsi eksik olmaz. Büyük bir çoğunlukla Karadenizli cevvaliyetini, hareketliliğini, esnekliğini, sudan ve çevreden almıştır. Durağan su koktuğu gibi durağan Karadenizli öleceğini bilir.

Düşünce yönetimi ile insanın sağlık durumu arasında bağlantı vardır. Sinir sistemi ve sindirim sistemi birbiriyle senkronize çalışır. Dolayısıyla sağlık kalitemizi yükselterek düşünce kalitemizi de yükseltmemiz mümkündür.

Su Kültürdür;  Yıllar önce bir televizyon kanalında “Suyla Gelen Kültür “ adında bir belgesel program vardı.  Belgeselin ismi çok etkileyici zira akan bir su kaynağından itibaren geçtiği bütün coğrafyaların kültürünü taşımakta ve tıpkı aynı rengin farklı tonlarını içeren yelpaze halini almaktadır. Diğer taraftan aynı denize kıyısı olan coğrafyalarda da durum farklı değildir. Örneğin, Akdeniz toplumu tanımlamasına ülkemiz girdiği gibi, Yunanistan, İtalya veya Kuzey Afrika ülkelerindeki insanlar dahil edilmekte olup, farklı coğrafyalarda olduğumuz halde bir çok insan davranışları, alışkanlıkları birbirlerini hatırlatır niteliktedir. 

 

Su aynı zamanda şifa kaynağıdır.

Tarihte eski medeniyetlerden bugüne birçok toplulukta su kutsal kabul edilmiştir.  Çağlar boyunca Suyun şifa verici ve iyileştirici etkisinden istifade edilmiş ve toplumlarda bunlarla ilgili inanışlar ve uygulamalar olmuştur. Kültürümüzde de suyun şifa etkisinden faydalanmak üzere okunmuş suların içilmesi, bu sularla yıkanılması, şifa taslarının kullanılması, Hıristiyan su kültüründe iyileştirici özelliği olduğu kabul edilen ayazma sularından istifade edilmesi, halkın kutsal olan zemzem suyu ile ilgili adetleri, halk arasında kutsal olduğuna inanılan niyet kuyuları adetleri bunların bir yansımasıdır. Günümüzde suya okunması geleneği Anadolu’da devam etmektedir. Bugün Amerika’da Budist rahiplerin kaynağında Budist ilahiler söyleyerek şişelenen sular şifalı sular olarak marketlerde satılmaktadır. Şifa niyetiyle okunmuş suları içen insanlar ruhsal ve davranışsal anlamda bir iyileşme ve genel bir iyilik hali hissettiklerini ifade etmektedirler.

 

Su, vücudumuz için en mükemmel ve en doğal olan “iyileştirici ilaç” tır.

İnsan ruh dünyasını kısa zaman içinde pozitif etkileme gücüne sahip yegâne içecektir. Su beden yorgunluğumuzu aldığı gibi ruhsal olarak da rahatlamamızı sağlar. Eğer kendinizi iyi hissetmiyorsanız hiç beklemeyin, hemen su için. Vücudunuzun ve zihninizin maruz kaldığı stresi en düşük seviyede tutmak için çalışma masanızda yada yanınızda sürekli su bulundurun ve sık aralıklarla yudumlayın. Su hepimiz için bulabileceğimiz en mükemmel iyileştirici iksirdir.

Pek çok kültürde su sadece maddi değil manevi anlamda da arındırıcı olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle yüzmek, denize yakın olmak, düşüncelerimizin arınmasına duş almak öfkenin azalmasına, akıp gitmesine yardımcı olur.

Su ve şelale sesi ferahlık kaynağıdır. Geçmişte Anadolu’da bahçelerde, ev içlerinde su eserlerine yer verilirdi.

Tarihte, psikolojik rahatsızlığı olan insanlar batıda “içine şeytan girdi” denilerek yakılırken, Osmanlı’da ise Edirne’de,  başka yerlerde su sesi ve müzikle terapi yoluyla bu hastaları iyileştiriliyordu.  Suyu psikolojik terapi vasıtası olan en iyi ecdadımız kullanmıştır.

 

Kalpten, yürekten dokunuş enerji verir, hayat katar…

İnsanları sevmek için önce suyu sevmeliyiz. Çünkü su canlıdır, bizim gönderdiğimiz duyguları algılar, onlara ses verir. Suyu sevdiğimizde tüm çevremizi de sevmiş olacağız. Sevilen her şey güzelleşir, daha dayanıklı olur. Aksine sevilmeyen, hor görülen, dışlanan her şey gibi suda daha erken kokar. O halde daha iyi toplumsal ilişkiler için, daha fazla hoşgörü için, daha fazla anlayış için, daha düzgün ilişki yönetimi ve barış için suyu sevmeli, onunla dost olmalıyız. Düşünce yapımızı insan odaklı hale getirmenin, kendimizi sevmenin, kendimizle, yakın çevremizle, toplumla barışık olmanın yolu suyu tanımamız ve sevmemizden geçer.  

Unutmayalım ki, suyla olan ilişkimizin boyutu gökyüzünün ve kâinatın konuğu olan diğer insanlar, hayvanlar ve nebatat ile olan ilişkimizin seviyesini, bu seviye ise yaşam kalitemizi belirler. Bu yaklaşım bir ölçüde dünyamızın geleceğini belirleyecektir. Dünyanın birlikte yaşama ve barış kültürüne geçmesine bu şekliyle destek vermiş olabiliriz. 

Su, kendisine samimi yaklaşmayanlara kıskançtır, onlara bir şey vermez. Biz gönlümüzle, hissimizle su’yu sever ve ona saygı gösterirsek o’da bize teveccüh edecektir. Aksi halde suyu gönülden sevmediğimiz müddetçe su enerjisini bize vermeyecektir. Zira bu nimet-i ilahi, kendisine bütün benliğiyle teveccüh eden gönüllere huzur, sükûnet ve ferahlık verir. Hayatına lezzet katar.

Kendimizi sevmek büyük bir enerji kaynağıdır.

Kendimizi sevmek bize, Yüce Yaratıcımızı (cc),  diğer insanları, ailemizi, komşumuzu, ülkemizi ve diğer insanları sevmek için gerek duyduğumuz enerji sağlayan bir kaynaktır.

Aynaya bakıp kendimizi yüksek sesle takdir etmeyi alışkanlık haline dönüştürmeliyiz. Güzel ve taltif edici kelimeleri sadece başkalarına kullanmayıp kendimiz içinde kullanmalıyız. Sürekli güzel ifadeleri kendimizde de kullanmaya başladığımızda vücudumuzdaki su değişir ve içerisinden dışarıya doğru yayılan bir güzelliğe sahip olan bir kişine haline geliriz.

Kendini sevmeyen, içerisinde yeterince sevgi biriktirmeyen başkalarını da sevemez.  Kendimize ilgisizlik, vücudumuzdaki suyu bozar. İçeriden dışarıya doğru da, hücrelerimiz yaşlanırlar ve yıkım, yaşlanma hızlı bir şekilde süre. Bu süreci yavaşlatmak istiyorsak, kendimizi olduğumuz gibi sevmeli, güzel ve olumlu yönlerimizi ortaya çıkarmalı, ayak parmaklarımızdan, kafamıza kadar vücudumuzun her parçasını takdir etmeli ve sevmeliyiz. Doğuştan gelen ve değiştiremeyeceğimiz hususlar için ne kendimizi, ne çevremizi ve enerjimizi yiyip bitirmeyelim. Yaratanımızı üzmeyelim Hayatta başarı için değiştirebileceğimiz, iyileştirebileceğimiz alanlarımız, yönlerimiz yeterli miktarda bulunmaktadır. Yeter ki arayış içerisine girelim. Bakmasını bilelim.

Sevgiyi, barışı, huzuru kendi düşünce sistemimizin, kimliğimizin, değerler bütünümüzün bir parçası haline getirmeliyiz. Hayatımızı tam anlamıyla yaşayabilmemiz, önemli düzeyde pozitif enerjiye sahip olmamızdan geçer. Bize gösterilen bir birim sevgiye, iki birim minnettarlık duygusu göstermemiz, hayatın dengesi açısından çok önemlidir. Eğer güzel düşünmeyi ve güzellikleri görmeyi hayatımızın bir parçası haline getirirsek, hayatımız coşku ve mutlulukla dolu olacaktır.

 

Pozitif değişim için güzel düşün, güzel yaşa, hayatından lezzet al…

Eğer hayatınızda pozitif bir değişiklik meydana getirmek istiyorsak, vücudumuzdaki suyu kesinlikle daha pozitif bir hale getirmeliyiz.

Olumlu düşünen insanların hayattan aldıkları lezzetleri gibi uyku kaliteleri ve rüya kaliteleri de yüksektir. Büyük düşünür Bediüzzaman’ın söylediği gibi “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” Yine gönül sultanımız büyük insan Hz. Mevlana’nın şu sözü aynı gerçeği işaretler. “Düşüncen konuşmana, konuşman hareketine, hareketin kaderine yansır. Güzel düşün, güzel yaşa.”

Beynimiz öyle bir tarla ki, ne ekersek onu biçiyoruz o toprağa. Umutsuzluk ekince umutsuzluk, mutluluk ekince mutluluk.

Güzel düşünen, güzel yaşayan insanlardan oluşan toplumlar huzur, refah ve hoşgörü ile yaşarlar. Gelecek dünyamızın ortak yaşam kültürüne inanmış güzel insanlarla çok daha insani değerler üzerine kurulacağı muhakkaktır. Suyu yüceltmeliyiz ki, yaşatmalıyız ki insan yaşasın. İnsanı yaşatmalıyız ki, yüceltmeliyiz ki dünyamız, tüm içindekilerle, doğayla birlikte yaşasın ve yücelsin. Erdemli insanlardan erdemli toplumlar oluşsun.

 

Hepinize duru düşüncelerle dopdolu, su gibi aydınlık, su gibi dinamik ve su gibi verimli bir yeni bir hayat, yeni bir dünya diliyorum. Sağlıcakla, saadetle ve selametle kalınız.

 

Recep Ali Topçu| ADELL Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş. | Yönetim Kurulu Başkanı alitopcu@adell.com.tr

 

Kaynaklar

§  Aşkın Kimyası, Savaş Koç,  Eti Yayıncılık, 2007

§  Sudaki Mucize, Masaru Emoto, Arıtan Yayınevi, 2008

§  Suyun İyileştirici Gücü, Mennan Aysan Kuzanlı, Dr.Reca Yahyaoğlu, Mozaik Yayınevi, 2007

§  Sudaki Mucize, Dr. Howard Murat, Altın Kitapları, 2011

§  Bir Damla Su, Ali Polat, A4 Ofset Matbaacılık, 2009

§  Adam Gibi Adam Olmak, Recep Ali Topçu, Adell Armatür Kültür Yayınları, 2009

İz Bırakan İnsan Olma Yolculuğunda Esin Kaynağı Olarak Su….

İZ BIRAKAN İNSAN MI, İS BIRAKAN İNSAN MI OLMAK İSTERSİNİZ?

İz bırakan insan olma yolculuğunda esin kaynağı olarak su…

Güzel bir söz vardır. İnsan doğduğu zaman değil, olduğu zaman insan olur. İnsan, aydınlandığı ve çevresindeki insanları aydınlattığı oranda insandır. Her canlı gelişmek ve tekâmül etmek ister.

 

Hayat, tekamül etme yolculuğudur. Hayat yürümektir, hayat gelişimdir, hayat emanettir. Hayatta sürekli maddi ve manevi anlamda yükselme isteği vardır içimizde.

 

Aydınlanma sürecimizi, hayat yolculuğumuzu iyileştirmek bizim elimizde. Eğer işe kendi kalitemizi yükseltmekle, kendi kişilik inşamızı yapmakla başlamazsak hiçbir şey yapamayız. Pekibizler aydınlık insanlar nasıl olabiliriz? Yolumuzu nasıl aydınlatabiliriz? Aydınlık insanların ortak özellikleri nelerdir? Işığa, aydınlığa yürüyüşümüzde yol haritamızı belirlerken kime, neye bakmalıyız? Kimden örnek almalıyız? Kendimizi neye göre kalibre etmeliyiz?

Tam burada karşımıza vazgeçilmez hayat kaynağımız, hammaddemiz, özümüz olan su çıkıyor. Su biyolojik hayatımız olduğu kadar, ruh dünyamızın aydınlatılması için de vazgeçilmez. Temel maddemiz. Aydınlık bir insan olma adına aydınlık sudan neler öğrenebiliriz? Bu sorularımıza yaşam kaynağımız olan sudan esinlenerek, özümüzdeki değerlere dönerek, onları değerli kılarak, kendimizi su gibi hissederek birlikte cevaplar bulmaya çalışalım. İnanıyorum ki, özümüzde olan bu değerleri açığa çıkartmak, bunları yaşanılır kılmak çok zor olmayacak ve bizleri insanlık basamaklarında üstlere çıkaracak, insan-ı kamil yolcuğunda mesafeler kazandıracaktır.

Misafiri bulunduğumuz bu dünyada hangi konumda, hangi durumda olursak olalım, önceliğimiz bir defa kaliteli bir insan olmak olmalıdır. Kaliteli insan olma hedefimize ulaşırken de istifade edebileceğimiz, dersler çıkarabileceğimiz en güzel esin kaynaklarından birisi de su’dur. Biliyoruz ki, su Yüce Yaratıcımızın biz dünya misafirleri için göndermiş olduğu en önemli, en güzel hediyelerden biridir. Onu tanımaya başladığımızda alacağımız pek çok dersinde olduğunu fark edeceğiz.

Sudan alacağımız çok dersler var…

Su vazgeçilmezdir, hayat kaynağıdır.İnsan ve tüm canlılar sudan yaratılmıştır. Kâinat su ile dirilmiştir. Ezelden ebede varlık sebebi su olmuştur. Canlıların varlığının devamı yine suya bağlıdır. İlk dikilen ağacın can suyudur. Çölde susayan canlının hayat iksiridir su. Her damla su değerlidir.Su dışında ne içersek içelim susuzluğumuzu gideremeyiz. Sudan yoksun canlılar solar, canlılığını kaybeder. Suyu çekilen ağaçlar öldüğü gibi, suyu çekilen insanda ölmektedir. Su gibi insanların damarlarına girebilmeyi öğrenmeli, ona hayat vermeli ve vazgeçilmez olmalıyız. Biz insan olarak neyin kaynağıyız? Acaba bulunduğumuz ortamlardan ayrılsak insanlar bir eksiklik hissedecekler mi? Hangi işler, hangi işlemler biz olmadan tamamlanamayacak acaba? Hangi çözümlerin parçasıyız? Niteliklerimizi arttırarak, değerli olma, değerli kılma noktasında kendimizi yeniden konumlandırmamız kendimize, kurumlarımıza, ülkemize ve tüm insanlığa güzellikler kazandıracaktır.

Hayat kaynağı olan su durudur, şeffaftır, berraktır, içi-dışı, özü sözü birdir. O halde bizlerde kaliteli insan olma hedefimize giderken su gibi duru olmak, içimizi-dışımızı, eylemimizi, söylemimizi birlememiz, bütünlüğe ulaşmamız şarttır. Güven ve istikrar sağlamanın yolu iç-dış, eylem-söylem birliğinden ve bütünlüğünden geçer. Açıklık, şeffaflık, gerçeklik günümüz en önemli değerlerindendir. İçtenlik, samimiyet dünyamızı billurlaştıran, berraklaştıran en güzel evrensel insani değerlerden biridir.  Arkasındaki şeylere perdelik eylemez. Bu değerlere sahip olanlar değerlidir. Değerleri olmayan zamanla değersiz hale gelir.Söylem ve eylem birlikteliği bizi değerli kılar.

Su geldiğinde sevindirir, gittiğinde üzer. Varlığı hayat kaynağıdır. Suyun adım attığı her yer  tazelenir ve güzelleşir.  Geldiğinde susayan bitkiye, çöldeki susamış hayvana, insana hayat getirir. Gelmesiyle birlikte sevinç tavan yapar. Ağaçlar sevinir bayram yapar, açar yapraklarını, giyer yeşil elbiselerini. Toprak sevinir, yeşil bir örtüye bürünür. Tohum sevinir fırlar, çıkar topraktan dışarı. Bizlerde insanlar olarak acaba geldiğimizde sevindirmek, gittiğimizde üzmek için neler yapmalıyız? Adım attığımız yeri güzelleştirebiliyor muyuz? Geldiğinde sevindiren insan oksijen insandır, pozitif, aydınlık ruhlu, aydınlık çehreli, enerjik ve düzgün insandır. Geldiği yeri, girdiği gönlü aydınlatır, mutlu eder, ortamı genişletir ve gelmesiyle herkesi mutlu eder, gittiğinde de iz bırakır. Hâlbuki negatif ruhlu insanlar geldikleri ortamı karartır, insanları ve ortamları sıkarlar. Karanlık dünyamızın ışık insanlara, aydınlık yüzlü, aydınlık çehreli insanlara ihtiyaçları var. Gittiklerinde sevindirirler ve arkalarında iz değil is bırakırlar.Biz geldiğimiz yere ne katabiliyoruz? Gittiğimizde ne bırakıyoruz, iz mi, yoksa is mi?

Su kalitelidir. Kalite çizgisi hep aynıdır. Değişkenlik arz etmez. Bazen öyle, bazen böyle değildir. Bizde hammaddemizdeki bu özelliği taşımaya gayret etmeli, değerleri olan, çizgileri belli, bir kişiliğe sahip olmalıyız.

Su geldiği yeri güzelleştirir, tazeler, canlandırır, yeşillendirir, mutlu eder, medeniyet kurdurur. İnsanında aynen su gibi kendi içinden başlayarak, yakın çevresini, sokağını, caddesini, dünyamızı güzelleştirme görevi var. Kendimizi sorguladığımızda acaba biz dünyanın güzelleşmesinde bir parça mıyız, yoksa bilakis sorunun içinde, ondan bir parça mıyız?

Su gittiği, geldiği yerde kaybolmaz, görevini ve sorumluluğunu yerine getirdikten sonra buharlaşarak tertemiz bir şekilde geldiği yere yani semaya geri döner. İnsan olarak bizlerde geldiğimiz, gittiğimiz yerde kaybolmayacak ölçüde işler üretebilir, izler bırakabiliriz.

Su’yun bir belleği, ruhu ve bilinci var. Kendisine sunulan sevgiyi, ilgiyi anlar, buna ses verir. Su, çevresindeki pozitif ve negatif bilgileri alır ve ona göre tepki verir. Suyun molekülleri sevenle sevmeyeni ayırt edebiliyorsa bizim de bu insanlar arası iletişime köprü olmamız gerekiyor. Su kendisine söylenin söze karşılık veriyorsa, ya sudan bir parça olan insanın güzel söze, tatlı dile karşılık vermemesi mümkün mü? Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır deriz. Bize verilen sevgiyi ilişkide bulunduğumuz insanlara, hayvanlara yansıtabiliyor, onları sevindirebiliyor muyuz? Bizi seveni sevebiliyor muyuz? Sevgi merkezli hareket edip, sevgi kapasitemizi arttırıp tüm insanları, hayvanları, bitkileri, doğayı, çevreyi kapsam alanımıza alabiliyor muyuz?

Su, sevgidir, sevendir, sevilendir. Gönül tarlamızın suyu sevgidir. Sevgili insanlar, güzel sözler gönüllerde aziz eder insanı. Birbirimize içtenlikle vereceğimiz bir yudum sevgi, bize kucak dolusu geri döner. İçimizdeki sevgi ateşi bütün nefretleri yok eder. Dünyanın yeni şekillenen yapısında sevgiyi harç olarak kullanarak bir tuğla olabilmek ne güzel. Hayata anlam veren sevgidir.

 

Su bulunduğu bünye, bulunduğu mekân için sıcaklık kaynağıdır. İnsan sudan bir damla olarak yaratılır, insan teni hisleri, sıcaklığı taşır, su bulunduğu sürece vücuda sıcaklık sağlar. Ölümün gerçekleşmesi, suyun insan vücudundan çekilmesi ile birlikte vücut soğur, katılaşır ve sertleşir. İnsana sıcaklığı, canlığı veren sudur. Bizde diyaloğa girdiklerimizi, ortamları sıcak, kalbi ve hipnotik ifadelerimizle ısıtmalıyız.    

Su birleştiricidir, toparlayıcıdır, su kucaklayıcıdır. Su insanlar topluluğu olduğu için hayvanlar ve ağaçlar içinde buluşma, birleşme noktaları olmuştur. Su kendine gelenler arasında ayırım yapmaz, demokrattır. Herkese eşit mesafede yaklaşır, ön yargısı yoktur. Özde birlik sağlar. Su hizmet ettiği insanlarda, canlılarda, bitkilerde ayırım yapmaz, eşit davranır. Renk, dil, din, coğrafya ayırımı yapmadan tüm insanlara, hayvanlara ve bitkilere hizmet etmesi, dengeli ve ahenkli davranışı insana hoşgörü, birleştiricilik mesajı vermektedir. Bizde muamelelerimizde, işlemlerimizde tüm insanlığa, canlılara eşit davrandığımızda kazanan taraf olabiliriz aynen su gibi. Biz varlığımızla insanlar arasında bir buluşma noktası oluşturabiliyor muyuz acaba?

 

Suda devamlılık esastır. Akıcıdır, kopuk kopuk değildir. Su hep akar, akar. Deryâları deryâ yapan, yağmur damlalarının sürekliliğidir. Bazen dalga olur, bazen damla, bazen tatlı, bazen tuzlu olur, yağmur olur, ırmak olur akar akar. Damlalar birike birike ummân olur. İnsan olarak ta bizlerin başarılı olabilmemiz için kendimizi su gibi hissederek yaptığımız işlerde, ilişkilerimizde istikrarlı, düzenli olmalı ve devamlılık göstermeliyiz. Mermeri delen suyun damlaları değil, sürekliliğidir.

Su akar, yolunu bulur. Doğru yolu bulabilmek önemlidir. Yollar, ömür kadar değerli, ömür kadar naziktir. Ömrü tüketir veya ömre ömür katarlar. Kimisi düz, kimisi kıvrımlı yollar, kimisi saptırıcı yollar, kimisi doğru, kimisi eğri yollar. Her varlığın bir yolu, her yolun bir sonu vardır. Girilen yollar belirler genelde sonuçları ve ötelerdeki ahvali çoğu zaman. Hayatta ancak doğru yoldan giderek başarılı hale gelebiliriz.

Su doğduğu kaynağın, değdiği kayanın, yaladığı yaprağın enerjisini taşır. Biyolojik olarak insanların varlık vesile oldukları gibi taşıdıkları enerji ile gönüllerin de, ruhlarında huzur kaynağı olmuştur. Biz insanoğlu olarak evrensel insani değerlerin hangisini taşıyoruz, kime enerji yüklüyoruz?

Su, azimlidir, bıkmaz, yılmaz.Su aşık olduğu toprağa ulaşma adına 10.katta dahi bir sızma olsa, nasıl nasıl yapar, nihayetinde aşağıya iner. En yumuşak, en ince olmasına rağmen büyük kayalar gibi sert ve sabit şeyleri, hiçbir şey su kadar iyi bir şekilde eritip parçalayamaz. Bizde hayatta azimli, kararlı ve istekli olursak hayatta daha başarılı oluruz. Ufak tefek engebelerde, çukurlarda takılıp kalmayız

Su doğal bir güzelliğe sahiptir, pırıl pırıldır. Mutludur. Katı, sıvı ve gaz olmak üzere üç halde de olabilmektedir. Biz de özümüz olan sudan esinlenerek, yaratılışta bize verilen doğal halimizi sevmeli, onunla mutlu olmalıyız. Başkalarında olan fiziksel özelliklere özenmeyip, sahip olduklarımızla, bize uygun görülenlerle hayatımızı sürdürmenin güzelliğini yaşama gayreti içinde olmalıyız.

Su sakin, ağır başlı ve azizdir.  Oturaklıdır. Kişiliği, duruşu bellidir. Su olduğumuzu düşünerek, sudan bir damla olarak bizde bizi biz yapan değerlerimizle ayakta durabilir, sakin, ağır başlı ve vakarlı olabiliriz. Su gibi aziz olmayı hak edebiliriz.

Su mütevazıdir, gözleri hep aşağılardadır, topraktadır. Mütevazılıği ile kazanmaktadır. Yukarıda durmaz. İnsanlar olarak bizlerde ne kadar alçak gönüllü, mütevazı olursak o kadar kazanabiliriz. Enerji, sevgi ve güzel şeyler hep yukarıdan aşağıya doğru akar. Biz kendimizi insanlardan yukarıda gördüğümüzde bize hiçbir şey akmayacaktır. Halbuki insanlığımızın, medeniliğimizin gereği kendimizi diğer insanlardan, muhataplarımızdan daha aşağılarda görsek, sevgide, enerjide, bilgide bize akacaktır. Medeniliğin alt sınırı karşımızdaki en azından aynı seviyede kabul etmektir.

Su her şeyde var olduğu halde pek çok kendini göstermez. Çok ön plana çıkmaz. O yaptıklarıyla kendini hissettirir. Bizlerle yaptığımız işlerle farklı olabilmeyi becerebilmeli, kendimizi fark ettirmek için çok çaba sarfetmemeli, bazen biraz arka planda kalabilmeyi, ben yerine biz diyebilmeyi ve egomuzu sıfırlayabilmeyi öğrenmemiz gerekir.

Su, hareketlidir, durağanlığı sevmez. Hep hareket halindedir. Denizden buharlaşır gökyüzüne ulaşır, Irmak olur akar, nehir olur. Su durduğu anda kokar, solucan yapar derler.İnsan olarak bizlerde hareketli olmalıyız. Nerde hareket, orada bereket diye güzel bir atasözümüz vardır. Durağanlık hücrelerimizi öldürüyor. Bisikletin pedalına basmayı bıraktığımız anda düşeriz. O zaman durmak yok, sevgiyle, coşkuyla ve heyecanla yola, yolculuğa devam.

“Su hiçbir şeyle yarışmaz, fakat her şeyi geçer” diyor Meşhur Çin’li alim Chuang Tzu. Bilge kişide su gibidir, kimseyle yarışmayıp kendi yolunda giden ama bu yüzden de herkese üstün gelen kişidir.

Su, doğduğu kaynağın, geldiği yolun enerjisini taşır. Bazen barajları deler, dağları deler. Bizde insan olarak enerjik olmalıyız. Enerjimizi her daim yenilemeli, geliştirmeliyiz. Yaşlı da olsak, gençde olsak ruhumuzu genç ve enerjik tutmalıyız.

Su esnektir, yolunu, izini bulur, günün sonunda gitmek istediği yere ulaşır. Bizimde suya bakarak, hizaya gelmeye, esnek olmaya, sivriliklerimizi, köşeli yönlerimizi yuvarlamaya, esnek olmaya gücümüz de, aklımız da yetebilir.

Su’yun sivri tarafları yoktur, dolayısıyla yıllardan beri doğadaki yolculuğuna devam etmektedir.Bir ara dereden bir avuç taş aldığımda hepsinin rengi, büyüklüğü, tarzı farklı olmasına rağmen hep yuvarlanmış, sivri yönleri hiç kalmamıştı. Yeni yapılarıyla ekip olabilmişler, birlikte yolculuk yaparak benim kendilerini yolculuklarından alıkoyduğum yere kadar gelebilmişlerdi. Bizlerde hayatta yol alabilmek, ekip olabilmek, uyum içinde topluluk oluşturabilmek için temel özelliklerimizi kaybetmeden sivri yönlerimizi yuvarlatabilir, yolculuk esnasından bazı bedeller ödemekten çekinmemeliyiz.

Su, diklenmeden dik durmasını bilir. Katı, sıvı, gaz hallerinde üç halde bulunur, ancak hacimsel olarak hiçbir şekilde sıkıştırılamaz.Su özelliklerini kaybetmeden girdiği bardağa, girdiğe kaba, girdiği ortama uyar. Onun şeklini alır, onunla bütünleşir. Sorun çıkartmaz. Ancak sıkıştırmaya gelmez kesinlikle. İnsan olarak bizlerde pek çok ortama uyabilecek niteliklere sahibiz. Değerlerimizi ve karakterimizi kaybetmeden pek çok ortama uyum sağlama kabiliyetine sahibiz.

Su yumuşaktır. Sert,katı, kırılgan değildir. Dünyada hiçbir şey su kadar yumuşak ve ince değildir. Hayatta başarılı olabilmemiz için bizden sudan alacağımız dersle yumuşak huylu olmalı, insanlarla ilişkilerimizi yumuşaklık, sevgi eksenli örgülemeliyiz.Lao Tse’nin dediği gibi “Dünyada hiçbir şey, su kadar yumuşak ve ince değildir. Fakat büyük kayalar gibi sert ve sabit şeyleri, hiçbir şey su kadar iyi bir şekilde eritip parçalayamaz. “

Suyun kendine göre belli bir kalıbı yoktur. Girdiği her kaba, girdiği her kalıba uyar .İnsan olarak bizde sudan aldığımız dersle gelişmeye açık, esnek ve bulunduğumuz ortama ayak uydurabilecek yapıda olmalıyız. Uyum için gerekli olan kabiliyetler insanın yaratılışında kendisine verilmiştir.

Su aydınlıktır. Rüyada su gördüğümüzde iyiye, hayra yorumlarız.  İnsan olarak ta aydınlık seviyemizi arttırdığımız ölçüde düzgün, doğru kararlar verebilir, tercihlerde bulunabiliriz. Her birimiz ışık yolcuları, aydınlık arayıcılarıyız. Aydınlık seviyemizi arttırdıkça daha başarılı olacağız, etrafına ışık saçan yapıyla gerçek insan olma, tekamül etme noktasında daha üst basamaklara ulaşmış olacağız. İç aydınlığımız dışımıza yansıyacak, yüzümüzle,

Su ateşin önünde durabilen tek nimettir. Harareti giderir. Öfkeleri söndürür. Bizlerde sudan alacağımız dersle öfkeli insanları söndürebilir, daha makul davranabiliriz.

Su temizdir. Su dünyadaki yolculuğuna tertemiz olarak başlar. Bünyesine kirlilik almaz, içinde herhangi bir kirlilik taşımaz. Mavi gezegenimizdeki yolculuğunu, görevlerini tamamlayıp buharlaşarak tekrar gökyüzüne dönerken yine tertemizdir. Yolculuğunu hep arınmış olarak, temiz olarak yapar. Bizlerde doğum ile tertemiz olarak geldiğimiz bu dünyamızda temiz kalarak, ebedi yolculuğumuza temiz olarak devam etmeliyiz. Bizi kirleten kin, nefret, haset, bencillik gibi duygulardan arınarak bunların yerine sevgi, kardeşlik, hoşgörü gibi duygular dahil etmeliyiz hayatımıza.

 

Su temizleyicidir. Değdiği yeri, dokunduğu cisimleri, dokunduğu teni temizler, ferahlık verir.  Su gözle gördüğümüz kirleri temizlediği gibi, manevi kirlerden arındırır, vücudumuzda biriken statik elektriği alarak bizi rahatlar. Temizleyici olduğu için rüyamızda gördüğümüz kötü rüyaları akan suya, ona anlatır, alıp götürmesini bekleriz, inanırız. Tuvaletlerde, klozetlerde kokuyu önleyen yine sudur. Muallim Naci su için şöyle diyor “Su gerek maddi ve gerekse manevi kirlerden arınmanın aracıdır. Ruh ve beden temizliği için gereklidir.Su her şeyi temizler ama yüz karasını temizleyemez.” Biz insan olarak dokunduğumuz insanı, dokunduğumuz yeri, çalıştığımız ortamı ne kadar temizleyebiliyor, ne kadar temiz tutabiliyoruz?

 

Su, şifa kaynağıdır. Zaman zaman sıcaklığıyla, zaman zaman sesiyle biyolojik, psikolojik hastalıkları olan insanlara şifa olmuştur. Sürekli baş ağrılarından şikâyet eden insanların, arkadaşlarınızın bu ağrılarının pek çoğunun sebebi gün içinde susuz kalmalarıdır. Hastalıklara karşı koymanın dirençli olmanın temelinde mineralli su içmek yatar. Sudaki doğal mineraller ile vücudumuzun günlük mineral ihtiyacının bir kısmını karşılarız. Biz kendimizi sorguladığımızda acaba biz varlığımızla, yaklaşımlarımızla, kime, ne kadar ve ne zaman şifa olabiliyoruz? Onları rahatsız oldukları konulardan, hastalıklardan arındırabiliyoruz?

Su, farklılıkların birlikteliğidir. Ateş ve barut olarak nitelendirebileceğimiz iki elementin mucizevî bir şeklide bir araya gelmesiyle oluşmuş, arındıran, huzur veren, hayat veren bir yapıya, sonuca ulaşmıştır. Buradan şunu görüyoruz ki, çok farklı yapılardaki unsurlar, insanlar arzu ederlerse bir araya gelebilir ve sinerji oluşturarak çok daha farklı, çok daha güçlü bir sonuç oluşturabilirler.

 

Su, canı sıkılan, yorulan, üzülen vücudun, canlının imdadına koşar. Canımız sıkıldığında, okumaktan gözümüz yorulduğunda ilk yaptığımız iş yüzümüzü yıkamaktır. Cildimizi suyla buluşturmaktadır. Bizde insan olarak içinde bulduğumuz toplumda, içinde bulunduğumuz dünyada susuzluktan, açlıktan muzdarip dertli insanların derdine derman, karanlıklarının aydınlanmasına ışık olabiliyor muyuz acaba?

 

Su molekülleri arasında mükemmel bir tesanüd ve işbirliği vardır. Birbirine sıkıca tutunurlar. Ekip olurlar. Birbirini kolay kolay bırakmazlar. Adeta hal dilleriyle “birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır” derler. Bardağı birkaç mm. aşan su oradan akmaz, birbirine tutundukları için sıvı olduğu halde oradan düşmez. Biz insanlar sudan parçalar olarak birbirimize tutunabiliyor, bir binanın tuğlaları gibi birbirimize destek verebiliyor muyuz? Bizlerde birbirimize sıkıca tutunarak, bir ekip olabilir, hayatı güzelleştirebiliriz. Böylelikle hayatımızı kolaylaştırmış oluruz. Aslında mavi gezegende yaşayan hepimiz tüm içindekilerle birlikte bir aileyiz. Vücudumuzdaki elimizin ayağımıza muhalefet etmediği gibi bizde hayatta gerek evimizde, gerek işyerimizde ve gerekse dünyamızda uyumun, bütünlüğün bir parçası, bir tamamlayıcısı olmalıyız.

Bugüne kadar yapay olarak suyun bir gramı dahi üretilememiş, kopyalanamamıştır. Acaba bizi biz yapan hangi üstün değerlerimiz, vasıflarımız var ve insanlar tarafından ulaşılamıyor ve kopyalanamıyoruz? Markayı marka yapan değerleridir. İnsanı insan yapan ruhudur, değerleridir. Değerleri olmayan, değerleriyle yaşamayan değersiz hale gelir. Belki de kendimizi yeniden konumlamamızın, yeni vasıfları kendimize kazandırmanın zamanı yeni geldi. Hemen bugünden başlayarak kendimize yeni vasıfları, değerleri kazandırma konusunda harekete geçebiliriz.

Su birbiriyle çelişen, bir arada bulunamayan iki farklı element olan Hidrojen ve oksijen’den oluşur. Biri ateş ise diğer baruttur. Ancak su bu iki farklı elementi kıvamında öyle birleşmişlerdir ki, bambaşka bir içecek oluşmuştur. Bizde hayatta farklı insanlarla bir arada bulunabilmeyi, hedefimize birlikte yönelebilmeyi, farklılıklar içerisinde başarıyı yakalayabilmeyi öğrenmeliyiz burada sudan.

Su insanda, hayvanlarda, toprakta, meyvelerde her şeyde vardır, özdür. Ancak görünmez, kendini,varlığını hissettirmez. Bütün içinde yok olmuştur. Görünmek için, hissettirmek için çaba sarf etmez. Irmak denizde varlığını kaybettirir, hissettirmez. Denizle bir olur, birleşir, büyük parça ile bütünleşir. Bizde yeri geldiği zaman başkalarına verdiğimiz hayat karşısında kendimizi sıfırlayabiliyor muyuz? Geriye çekilip, kendimizi görünmez kılabilir miyiz? Ben bilincinden biz bilincine yükselebiliyor muyuz?

Su bir aynadır, kendisine yüklenen enerjiyi, olumlu, olumsuz düşünceyi yansıtır, ses verir. Bizde hayatta bizi iyi niyetle, olumlu düşüncelerle yaklaşan insanlara aynı yaklaşımı yansıtabiliyor muyuz? Hatta kötülük yapana bilene iyilikle karşılık verebilir miyiz acaba?

Su hep vericidir, almaktan ziyade vermeye meyillidir. Yaşamaktan ziyade yaşatmaya kuruludur. Vermekle mutluluğu yakalar ve nihayetinde buharlaşarak geldiği gökyüzüne geri döner. İnsanda ancak vermekle, yaşamaktan ziyade yaşatmakla mutluluğu yakalayabilmektedir. Vermenin erdemine erme ile huzura kavuşabilmektedir.

Su, yeşilliğin kaynağıdır, çevrenin kaynağıdır. Yeşil fabrika, yeşil üründen bahsedilirken acaba bizde su gibi yeşillik kaynağı yeşil bir insan olabilir miyiz? Nasıl ki, yeşil fabrikanın, yeşil ürünün taşıması gereken bazı nitelikler var ise bizde “yeşil insan” olarak hangi vasıflara sahip olmalıyız?

Pınar suyundan içenler susuzluklarını giderirler. Pınar hiç bitmez; çünkü doğa ile uyum ve devinim süreci yaşar. Bizlerde hiç bitmemeli, yetmezlik sendromu yaşamamalıyız.

Sonuç olarak, sürekli gelişim ve tekâmül halinde bulunan insanlar olarak sudan öğreneceğimiz pek çok dersler, esin kaynakları var. Biraz daha bakıldığında sizlerde hayatınızda benzeri pek çok esin kaynakları görebilirsiniz. Suyu tanıdıkça, suyu sevdikçe pek çok boyutunun varlığına şahit olabilirsiniz.

Bizimde özümüz su olduğuna göre bu özellikler içimizde, mayamızda, hammaddemizde mevcut. Sudan bir damla olarak bize düşen, mayamızda, özümüzde olan, yaratılışımızda içimize konulan bu güzel özellikleri açığa çıkarmak, onları birer sıfatımız haline getirmek çok da zor olmasa gerek. Şimdi “su olduğumuzu” düşünelim, ve kendimizi  “su gibi” hissedelim. Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilemez, su gibi aydınlık…

Su’dan esinlenebileceğimiz güzellikleri içselleştirip hayatımıza ışık, hoşgörü ve başarı katabiliriz. Su’dan bahaneler üretmek değil, ondan alacağımız derslerle daha güzel insan olabilir, iletişimde bulunduğumuz insanlara, dünyamıza güzellikler katabiliriz. Bizde bir trafo gibi güzellik dağıtan aldığımız bir kaynak haline dönüşebilir, insani vasıflarımızı yüceltebiliriz.

Yolunuz açık, yolculuğunuz bereketli ve ışığınız bol olsun. Su gibi vazgeçilmez, su gibi canlı ve su gibi aziz olunuz.

RECEP ALİ TOPÇU 

ADELL Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş.|Yönetim Kurulu Başkanı