Etiket arşivi: Su

avatar

BİR DAMLA SU’DAKİ YÜCE SANAT

BİR DAMLA SU’DAKİ YÜCE SANAT

Bir damla su bize ne anlatır?  Ona fizik, kimya ve biyolojinin ötesinde derinlemesine baktığımızda hangi sırları keşfedebiliriz? Her şey, canlılık bir damla suyla başlıyor, suyumuzun çekilmesiyle kurumalar ve başka bir aleme yolculuk başlıyor. Şöyle bir kendimize bakalım, özümüzü, mayamızı araştıralım, tefekkür pencereleri açalım. Kendimizi tanımaya, özümüzü keşfetmeye, aydınlanmaya ve özümüzle dost olmaya birlikte yolculuk yapalım. Bir damla suyu, ondaki yüce sanatı, mükemmel tasarımı ve onun serüvenini anlamaya, anlamlandırmaya gayret edelim. Ne dersiniz?

Bu yolculukta ayet-i kerimeler, hadis-i şerifler ve pek çok ilmi tespitler, mutasavvıfların yaklaşımları, Anadolu insanının ilim ve irfanı bize yol göstermekte, ışık tutmaktadır.  Mahiyetimizi öğrenmek hayatımıza ayrı bir zenginlik, ayrı anlam katacak ve yaşamı anlamlandırmamıza yardımcı olacaktır. Nereden, neden geldiğimizi öğrendiğimizde hayatımızı daha iyi anlayacak ve geleceğe, ufka daha emin adımlarla yol alabileceğiz.

Geleceğimizi daha sağlam temeller üzerine inşa edebilmek için insan kendini görmeli, tanımalı, doğumu ile ölümü arasındaki sokakta yürüyüş serüvenini, yaratılışındaki sanatının harikalığını düşünmeye çabalamalıdır.

Biz neyiz, neden yaratıldık, nereden ve nasıl geldik buraya, nereye gidiyoruz acaba?

Yunus Emre’nin aşağıdaki dizelerinde dile gelen “kendini bilmek” deyimi bizi özümüzü, mayamızı aramaya yönlendirmektedir.

İlim ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir,

Sen kendini bilmezsen,

Bu nice okumaktır.

Cenab-ı Hakk’ın kudretine ve büyüklüğüne işaret eden en açık işaretlerden biri insanın bizzat kendisidir aslında. Çünkü insan küçük bir dünya, dünya ise kocaman bir insandır. İnsan, bütün ömrü boyunca kendi hayret verici hallerini düşünse, belki harikulade varlığının pek azını anlayabilir. Oysa bizler genel itibariyle bundan habersiziz. Hızla tüketen dünyada düşünmek, tefekkür etmek gibi çok önemli becerileri unuttuk, unutturulduk.

Halbuki Hak Teala, kişinin kendisi üzerinde tefekkürünü emreder ve “Kendi içinizde Allah’ın varlığına nice deliller vardır, hala görmeyecek misiniz? “ (Zariyat 51/21) buyurur.

Allah Teala (cc), yine pek çok ayet-i kerimede “düşünmez misiniz?”görmez misiniz” “düşünüp ibret almaz mısınız?” diye buyurmaktadır. Bu yüzden tefekkür büyük bir ibadettir.

Tefekkür, olmayan bir şeyi hayal etmek değil, varlıklardaki manayı görmektir. Cenab-ı Hakkın eşyadaki tecellilerini görmeye ve onlardaki hikmeti anlamaya çalışmaktır.

Nimeti kabullenmek, ona saygı duymak, o nimetin içinde onu vereni görmeye, hissetmeye çabalamak, tefekkür pencereleri açmak ve her güzellikte “Subhanallah, sen ne büyüksün Ya Rab” diyerek heyecan duymak, farkındalığımızı arttırmak ve bu heyecan keşfine diğer insanları davet etmek ne güzeldir. Bunu yapabilen insanlar perdede, sebeplerde takılıp kalmayarak hakikate ulaşabilmekte dünya ve ebedi hayatlarını düzene sokmakta başarılı olabilmektedirler.

Bunun için geçmişte konaklarda tefekkür odaları yapılır, penceresi olmayan bu mekanlarda sadece gökyüzünü gösteren pencereler olurdu. İçerisinde hayatı, varlıklardaki manayı, Hakkı ve hakikati anlamaya ve anlamlandırmaya yönelik çalışmalar, farkındalığı arttırıcı tefekkür pencereleri açılırdı.

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de Enbiya suresindeki “Canlı olan her şeyi sudan yarattık”  ayet-i kerimesi ile canlılığın kaynağının su olduğunu, canlı olan insanların, hayvanların, ağaçların tamamının su’dan yaratıldığını öğreniyoruz. O zaman su’yu daha yakından ve detaylı tanımamız, onun ruhunu, özünü anlamamız, hayatı, kendimizi tanımamızı, hissetmemizi sağlayacaktır.

Bunun için suya can gözüyle bakmak, can kulağıyla onu ve onu anlatanları dinlemek, suyun H2O elbisesi görünen iki boyutlu yüzünün gerisindeki, derinindeki çok boyutlu yapısına, ruhuna bakmamız gerekiyor.

Suyun her molekülünde Yüce Yaratıcımızın Hay isminin yansımasını, sanatının sanatkârlığını, görüyoruz. Pek çok yönüyle fizik kuralarına uymayan, kimyayı takmayan, içeceklerin efendisi suyun mahiyetini, Allah’ü Teala öyle bir anatomi, fizyolojik yapıyla yaratmış ki, kendisinden beklenilenleri yerine getirebilmektedir. Bir ateş, biri barut olan Hidrojen ve oksijen molekülleri birleşerek ruhu olan mucize bir nimete dönüşüyor. Onu çıkardığınızda kainatta canlılık adına bir şey kalmıyor.

O zaman hayatı bir damla su olarak dünya okyanusunda yol almaya benzetebiliriz değil mi? Bir damla suyun dünyaya gelişi ile buradan ayrılışı serüvenine de ömür diyebiliriz.

Suyun, canlı olarak değil de normal su olarak hayat serüveni de, döngüsü de buna benzerdir.  Bulutlardan bir damla olarak düşer yeryüzüne. Sonra ya denizlere, yada toprağın derinlerine sürer yolculuğu. Daha sonra buharlaşır, tekrar semaya yükselir.

Anne rahmine sevgiyle düşen bu küçük damla nesilden nesile aktarılan tüm DNA kodlarımı, genlerimi taşıyacak ve benim gelecekte alacağım şeklimin sırrını taşıyacaktı.

İnsanlar ve hayvanlar olarak her birimiz, bir damla su olarak bu aleme geldik, ilk adımımızı attık. Aynen bir yağmur damlası gibi yüzde 100 su olarak düştük ana rahmimize.  Anne rahmine sevgiyle düşen bu küçük damla nesilden nesile aktarılan tüm DNA kodlarımı, genlerimi taşıyacak ve benim gelecekte alacağım şeklimin sırrını taşıyacaktı. Sonra ruh, beden yüklendik, ete kemiğe büründük, yol aldık, cenin olduk su oranımız yüzde 85’e düştü. Anne rahmindeki hayat yolculuğumuz belli bir süre sonra tamamlanınca oradaki ölümümüz gerçekleşti ve bu dünyaya teşrifimizle devam etti. Sur oranımız yüzde 70-80’lere düştü.

Bebek olduk, gelişimizle dünyamızdaki bizi bekleyenleri sevindirdik, mutlu ettik, altın topları olduk onların.

Geliştik genç olduk, sonra habire aktık ve aktık. Sonra yetişmiş, sonra ihtiyar olduk.

Zaman içerisinde suyumuz çekilmeye başladı, hücrelerimizdeki sular azaldı, su oranımız yüzde 50’lere inmeye başladı. Yani dallara giden sular, yaprağa ulaşan sular yavaş yavaş azaldı.

Bu dünyadan gidiş vakti geldiğinde ise suyumuz çekilecek ve başka alemlere yol almak üzere yine su ile temizlenerek yolumuza devam edeceğiz, ebedi aleme uzanacağız.

Bir damla su olarak başladığımız hayat yolculuğumuzun sonunda ise çatlağımızı bulacağız.

Onun için geçmişte Anadolu’da ecdadımız ölen insan için bugün kullanmakta olduğumuz “öldü” tabiri yerine “su çatlağını buldu” derlermiş. O halde hayatı “çatlağımızı bulma yolcuğu” ndan ibarettir diye ifade edebiliriz diyebiliriz değil mi?

Şöyle kenara çekilip düşünce aleminde, bir tefekkür penceresi açıp geriye baktığımızda her birimiz bir damla su idik. Bir damla sudan şu andaki halimize ulaşmak ise ne kadar büyük bir gelişme, ne kadar büyük bir eser ve o ölçekte de harika bir sanat değil mi?

Bir ara tatlı, yumuşacık küçük bir civcivi elime aldım ve ona dedim ki ”Ey civciv, sen ne güzel yaratılmışsın. Bir ay önce ben seni bir yumurta olarak yiyecektim ve benim mideme inecektin. Ya şimdi? Nasıl oldu da bu hale ulaştın. Bana bir anlatır mısın? Bu ayakların, bu tüylerin ve üzerinde bin bir desenler, bu güzel gözlerin, bu tırnakların… her biri harika. Dışarıdan hiçbir müdahale olmadan, hiçbir ilave malzeme girişi yapılmadan, yoktan nasıl var oldun? Ya bu sesin, bir kabuk içerisinde, kim yarattı, bu şekile getirdi seni?” Civciv bana hayalen “Beni yaratan o kadar büyük, o kadar güçlü ki. Önce annemden yumurta olarak doğdum. Sonra annem bine sıcacık altında 30 gün bir sağa, bir sola çevirdi durdu. Bir sıvıdan oluşmuştum, kabuğumun içinde bana et, kemik, tüy, tırnak, göz hepsini O verdi, O yoktan yarattı beni” cevabı verdi. Elimden fırlayarak, koşarak annesinin sıcacık kucağına kondu.

O ki Yaratan O’dur, ona can kurban. Her yaratılan seviliyor Yaratan’dan ötürü.

Bir yumurtadan bir civcivi yaratan Allah (cc) beni de bir damla sudan yaratmıştı. Ve durmadan binlerce insan, binlerce hayvan, binlerce ağaç her birisini özgün olarak, birbirinin aynısı olmayarak, ayrı tasarımda yaratmaya devam ediyor. Her saniye 300/350 kişi dünyamıza teşrif ederken, bir o kadar insanda ebedi alama yelken açıyor, çatlağını buluyor. Yoluna, yolculuğuna devam ediyor, düşüyor toprağa tekrar yeşermek üzere.

İnsan kendine bir baksa akıllara durgunluk verecek şeyler görür. Bütün bunlar, canlılar yani her birimiz yüce Allah’ın bir damla sudaki yüce sanatıyız.

Bir damla sudaki yüce sanat, bize eserin, sanatın harikalığını ve sanatçısını, müessirini, yüce yaratıcımızı (cc) işaret ediyor.

Bir damla suyun dünyaya gelişi ile buradan ayrılışı serüvenine de hayat diyebiliriz değil mi?

O’nun hatırına büyük ailemizin birer ferdi olarak hepsini derin bir saygıyla selamlarız tüm yaratılmışları, su’dan yaratılmış tüm su kardeşlerimizi. Onları severiz, onları yaratan Yaratıcımızı da severiz. Suyun bir damlasını israf etmeyeceğimiz gibi, sudan yaratılmış su canlıları da bir ölçüde kardeş olarak kabul eder, bağrımıza basarız.

Bir damla sudaki yüce sanatı, onun yolculuğunu anlamaya, anlamlandırmaya çalışmak bizleri evrensel değerlere yüceltecek, hakikate ulaşmamıza vesile olacaktır.

Adell Armatür şirketimizin İstanbul-İkitelli OSB’ndeki genel müdürlük binasında bulunan tematik su Ab-ı Hayat Su Medeniyet Müzesini gezmeye, “çatlağımızı bulma ve su kardeşliği” temalarını asırlık eserler üzerinde içselleştirmeye davet ediyoruz. Keyif alacağınıza, seveceğinize inanıyoruz.

(http://www.adell.com/blogs/blog/tagged/su-medeniyeti-muzesi)

Su gibi duru, su gibi coşkulu ve su gibi coşkulu olunuz. Hoşça bakınız zatınıza ve su kardeşlerinize.

Recep Ali Topçu | Adell Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş. | Yön. Kur. Bşk.

MardinHayatCesmesi1

MARDİN HAYAT ÇEŞMESİ VE HAYATI ANLAMAK

MARDİN KASİMİYE MEDRESİSİNDEKİ HAYAT ÇEŞMESİ VE HAYATI ANLAMAK

Su çatlağını buldu.

Hayat çatlağını bulma yolculuğudur.

Nasıl ki her nehir kendi yatağını kendi çizer; taşlık bölgeye gelir çağlayan olur, kumsal bölgeye gelir erir, dik yamaçta şelale olur, halden hale girer, yoluna devam eder. İnsan da öyle. Çocukluktan gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder.

Dünya nasıl geçici ise içinde bulunan bütün canlılar da geçicidir, ölümlüdür. Nereden gelip, nereye gittiğini bilen inan, dünyayı yolculuğun bir molası olarak görür.

Biz bu dünyaya mal biriktirmek için gelmedik. Her yolcunun çantası vardır, çantadaki eşyalar yolcuyla mütenasiptir. Ahirete giden yolcunun çantasında sevaplar çoksa götürdüğü bu hediyeye karşılık ona saadet-i ebediye verilir.

Dünya bir misafirhane gibidir. Biz bazen bunu, dünyanın gelip geçici olduğunu unutur, dünyaya bir imtihan için gönderildiğimizi unutur, kendimizi dünyaya kaptırıveririz. Nefsimiz, menfaatimiz, makamımız, çevremiz, evlad-ü iyalimiz bize bu vazifeyi unutturabilir.

Suyun Dili Olsa…

Mardin’in tarihi yapılarının en büyüklerinden olan Kasımiye Medresesi, aktif olduğu dönemde pozitif bilimlerin öğretildiği bir eğitim merkezi olarak kullanılmış. Mardin genelinde olduğu gibi bu mimari yapıda da Artuklu etkisi oldukça belirgin.

İki katlı olarak inşa edilen medresenin avlusunda küçük bir havuz bulunuyor. Medresede eğitim öğretimin devam ettiği yıllarda, yıldızların havuz üzerindeki yansımasından faydalanılarak astronomi dersleri verilmiş. Halk arasında havuzu besleyen çeşmenin “Hayat Çeşmesi” olduğuna inanılıyor. Suyun çıkması ile birlikte hayat başlar, havuza giden yolda gençlik orta yaş ve yaşlılık dönemleri yaşanır. Havuzdan çıkan su Mezopotamya’ya dökülerek toprağa karışıyor. Yine özüne, toprağa dönüyor, onunla bütünleşiyor.

Hayat Mezopotamya Ovasına Akar

Su öylesine kutsal… Su doğumla özdeş… Her subaşında bir abide var. Burada anlatmışlar sözlerini insanlar… Su doğuyor hayat gibi. Akıyor…

Zaman içinde durmadan akıyor. Hayat da öyle değil mi? Hayat bir yerde sonlanıyor oysa su hep akıyor…

Mardin’deki medreseler kitap gibi anlatıyor geçmişi… Günümüzde de geçerli olan felsefi boyutu olan öyküler bunlar. Su doğuyor hayat gibi.

İnsan da su gibi başlıyor yaşama. Doğuyor, büyüyor. İnsan su gibi doğuyor ama insan ölümlü. Su devinim içinde… insanı da böyle mi betimlemiş Tanrı suyla özdeş kılarak…

Medreselerde hayat anlatılıyor su yardımıyla. Önce doğuyor çocukluk günlerini tamamlayıp havuza doluyor. Havuz yaşamı anlatıyor. Sonra havuzdan çıkıp gidiyor. Orası da ölüm… İnsan ölümlü… Ya su. Su dolanıp geliyor bir kez daha. İnsan da öyle. Oda yeniden geliyor dünyaya… Bu benzetmenin felsefi boyutuna bakmak gerekiyor.

Zinciriye Medresesi’nde, Kasımiye Medresesi’nde insan unutmasın diye şekille anlatılmış bunlar. Su medresenin içinde yaşamı anlatır biçimde düzene sokulmuş.

Hayat Mezopotamya ovasına akıtılmış. Ova olmazsa hayat olur mu? insanlar yaşamını bu deniz gibi ovadan sağlamış yıllarca. Yüksekten bakıp sevinmişler, böyle zengin ova için. Suya bakıp düşünmüşler ölümlü olduklarını. Dualar okunmuş suyun başında. Suyun başı ilim yuvası olmuş. Suyun karşısına geçip duygularını söylemiş insanlar. Yaşamın içinde ne varsa.

Aşklarını, en özel sözlerini subaşlarında terennüm etmişler birbirlerine. Cennet bahçeleri yapılmış bazen. Bazen de böyle medrese. Ancak hep sözlerini de söylemiş insanlar. Gelenler unutmasın diye. Hayat su gibi akıp gidiyor. “Unutmayın sonunda ölüm var” diyerek…

Bazen taşla söylemiş insan sözü, bazen suya anlattırmış diyeceklerini. Orada duruyor anlatılanlar, bakıp görmemiz için…

SUYU YAŞAT Kİ, SENDE YAŞAYASIN.

SUYU YAŞAT Kİ, SENDE YAŞAYASIN…

Su insanlığa, tüm canlılara sunulmuş en büyük nimetlerden, rızıklardan ve lütuflardan biridir. Tüm insanlığın ortak malıdır.  Canlılara verilmiş en büyük hediyedir. Su insana emanettir ve suyun sorumluluğu yine insana yüklenmiştir. Evrenin her karesinde su vardır.

Kur’an-ı Kerimde belirtildiği gibi canlı olan, hayat taşıyan her şey sudan yaratılmıştır. Allah’ın (cc) Hayy isminin tecellisinin en güzel görüleceği yer sudur. Su tüm canlılarınortak hammaddesidir. Bir ölçüde hepimiz suyun ete, kemiğe bürünmüş haliyiz diyebiliriz. Dolayısıyla su hayattır, hayatın özüdür. Elementlerin efendisi olarak tanımlanan su’yuhayatımızdan çıkardığımızda geriye hiç bir şey kalmayacaktır.

Su yaşamın tam merkezinde…

Doğadan evi, ekmeği, portakalı, diğer içecekleri her şeyi çıkarabilirsiniz, ancak suyu çıkardığınızda hiçbir canlılıktan bahsedilemez. İnsanlar, hayvanlar, ağaçlar susuz yaşayamaz. Varlıklar hiyerarşisinde suyun yeri bambaşkadır. Onu çıkardığınızda geriye bir şey kalmıyor. Dolayısıyla onu israf etmek, hayatı, canlılığı israf etmek demektir.Suyla başlayan hayatımız yine suyumuzun çekilmesiyle son buluyor, başka bir boyuta geçiyoruz. Aslında hayatımız iki su parantezi arasında bir süreçtir diyebilir. Suyla gelir, suyla gideriz. Başlangıçta yüzde 100 su iken, cenin haline dönüştüğümüzde bu oran yüzde 85’e, yaşlılığa ilerleyen aşamalarda ise bu oran kademeli olarak azalmakta, sıfıra düşmesiyle birlikte ölüm gerçekleşmektedir. Ölmüş ağaçlar için “suyu çekilmiş” der çiftçiler. Aynen öylede tüm canlıların suyunun çekilmesi demek ölüm demek. Susuzluk, kuraklık aynı zamanda hayatın kuruması anlamına geliyor.

Bir kase suya mülkümün yarısını veririm…!

Suyun maddi anlamını şu kısa anekdot bize ne güzel anlatmaktadır. Evliyadan İbn-i Semmak (ra) bir gün Halife Harun Reşid’in (ra) huzuruna girer. Bu esnada Harun Reşid hizmetçilerinden su ister. Bir kase su getirirler. Tam içmek üzere iken İbn-i Semmak (ra): “Ey Müminlerin Emiri, biraz bekleyin” der. Sonra da: “Eğer bu suyu içmekten alıkonulsaydın onu kaça satın alırdın?” diye sorar. Halife “Mülkümün yarısını verirdim” diye cevap verir. Bunun üzerine İbn-i Semmak “Buyurun için, afiyet olsun” der. Halife suyu içince İbn-i Semmak: “içtiğiniz bu suyun vücudunuzdan çıkmaması halinde, onun dışarı çıkmasını ne ile satın alırdın?” diye sorar.

Halife “Mülkümün hepsiyle satın alırdım” diye cevap verir. Bunun üzerine İbn-i Semmak (ra) “ Kıymeti bir içimlik su ve idrar kadar olan bir mülke rağbet etmek uygun olmaz” derBu sözler üzerine Harun Reşit (ra) çok ağladığı rivayet edilmiştir.

İçtiğimiz bir bardak suyun değerinin farkında mıyız acaba?

Araştırmalar, insanın yalnızca yemek yemeden yaklaşık 40 gün boyunca yaşamını sürdürebileceğini, susuzluğa ise, ancak 4 ila 10 gün dayanabileceğini gösteriyor. Yağmurun yeryüzündeki sadece insanlar için değil tüm canlılar için ne kadar büyük bir rahmet olduğunu elbette biliriz. Bu konudaki bazı çarpıcı veriler şöyledir:

  • Üzerinde yaklaşık yedi milyon kadar yaprak bulunan bir çınar ağacı tek bir mevsimde 120 ton suyu topraktan çekmektedir.
  • Bir dönümlük arazideki otlar günde 6 ton su emer.
  • Ekili bir tarlada 1 kilo buğday yetiştirmesi için 500kilo suya gereksinim vardır. 10 dönümlük bir tarla ise doğru düzgün mahsul verebilmesi için 5 milyon litre suya ihtiyaç vardır.
  • Bazı fasulyeler, çiçek açıncaya kadar 6 litre, çiçek açtıktan sonraları ile 5-8 litre su kullanılır.
  • Bataklık yosununun suya olan ihtiyacı öyle fazladır ki, mesela 150 kiloluk bir adam cüssesine oranla bataklık yosunu kadar su içmek istese, bu saniyede 4 litreye denk gelir.

 Sıradışı bir element…Hikmetli bir nimet…

Uzay araştırmacıları uzaya çıktıklarında ilk baktıkları şey su’yun olup olmadığıdır. Su 4 temel elementten biridir…Su ve diğerleri…Hiçbir element suyun eline su dökemez. Suyun pek çok istisnai, mucizevi halleri vardır.  Su, doğada eşi benzeri bulunmayan şaşırtıcı özelliklere sahiptir… Su’da görünenden öte değerler, hikmetler vardır. Suya 360 derece bakabilmek, suyu ebedi, dini, felsefi, metafizik, tasavvufi, mistik anlamlarıyla yorumlamak, suya hikmet gözüyle bakabilmek, sudaki hikmetleri görebilmek, ona bu gözle bakabilmek, onu anlayabilmek için gereklidir. Sudaki muhteşem sanat karşısında hayrete düşmemek mümkün değildir…

Dolayısıyla bu kadar önemli bir elementi tanımamız, anlamamız, anlamlandırmamız önem kazanmaktadır. Gelin birlikte suyun hikmetlerine, derin manalarına bakalım, yağmur üzerinden bir tefekkür penceresi aralayalım, onu anlamaya çalışalım .

Yağmur rahmettir…İnsana, dünyaya akan hayattır…

Su, bizlere daha çok yağmur yoluyla ikram edilmektedir. Eğer yağmur taneleri yeryüzüne inerken fizik kurallarına uysaydı her bir tanesi kurşun gibi inecek ve değdiğini öldürecekti.Yağmur  tanelerimermi hızına (568 km/saat) erişmesi gerekirken sadece  8-10 km/saat hızla iniyor dünyamıza. Bu limitin üstüne çıkmıyor.  Daha çok denizlerden buharlaşma yoluyla bulutlara ulaşan su buharları tuzlu/acı olduğu halde orada manevi arıtmadan geçirilerek bize tatlı olarak gönderilmektedir.1200 ile 10 000 metre yükseklikten inen yağmurdaki diğer bir hikmet ise inişi esnasında sürtünmeden dolayı ısınıp sıcak su olarak inmesi gerektiği halde yine canlıları düşünüyor ve soğuk su olarak iniyor. İnsanların, hayvanların, bitkilerin, ağaçların üzerine sanki onları okşarcasına iniyor. Dünyaya gelirken karıncaları bile düşünüyor. Onlarında üzerine de şefkatle iniyor. Hiçbir ayırım yapmıyor, hiç kimseyi incitmiyor. Herkesi seviyor demek ki… Su, büyük bir şefkat ve merhamet sahibidir. Su rahmettir…

Görüldüğü gibi yağmurun miktarından tutun, damlaların düşüş hızına, iniş şekline, kimyasal yapısınave sıcaklığına kadar yağmurun her şeyinde bir ölçünün olduğu ve yağmur hadisesinin insan merkezli tasarlandığı asrımızdaki ilmi çalışmalar neticesinde anlaşılmıştır.

Akılsız bulutlar bize nasıl yağmur verebilir? Acaba yağmur damlalarının kurşun gibi inmesine müsaade etmeyen rahmet sahibi kim? Elbette damlaların kendisi olamaz. Yerçekimi kanunu da olamaz Zira ikisi de bizi tanımaz ve bize acımaz. Bu işi biz de yapmadığımıza göre kim yapıyor?

Tüm işaretler bize hepsinin arkasında bizi seven, bizi bilen yaratıcımız Cenab-ı Allah’ı (cc) gösteriyor.

Bize bu kadar şefkat gösteren suyun da ilgi ve şefkat görmeye hakkı yok mu sizce?

Şimdi sıra “sudan ucuz” diyerek itibarsızlaştırdığımız suya ilgi ve şefkat göstererek itibarını iade etmekte. Bu şefkati esirgemeyelim ondan…

Su’da sevgiyi, muhabbeti, farklılıkların birlikteliğini, hoşgörüyü görmek, onun ardındaki, onu vazifelendiren, yaratan Yaratıcımızın (cc) büyüklüğünü ve sanatını görmek farkındalığımızı arttırıyor, hayatımıza anlam katıyor. Hayata, onun içindekilere, hayatımıza hayat katanlara, çevremizdeki insanlara, ağaçlara, hayvanlara yani bir ölçüde sudan kardeşlerimize su gibi kardeşçe, yumuşakça yaklaşmak, onlara su gibi enerji taşımak, onların gönüllerine akmak ve onların sevgilisi, dostu haline gelebilmek ne güzel değil mi?

Yine maddi hayatın koşuşturması içinde göremediğimiz, resmini çekip net görüntü elde edemediğimiz şeylerden birisi de suyu, olayları, eşyaları mana boyutuyla değerlendirmek. Suyun, maddi yönü kadar manevi yönünü de tanımalıyız diye düşünüyorum…Herşey ancak manasıyla, ruhuyla, içsel değerleriyle birlikte olunca değer kazanır. Elin üstü öpülüyor ancak asıl iş yapan yeri iç kısmı. Kalp ve sevgi medeniyetinin torunlarıyız, temsilcileriyiz. Dikkat etmemiz gereken husus maddi ihtiyaçlarımızı gidermek değil, manevi hayatı, manevi ihtiyaçları ve beslenmeyi ihmal etmemektir. Ruhumuzu, kalbimizi unutmamaktır.

İlk önce sevgi…Gönül tarlamızın suyu sevgi…

Sevgi güçlendiriyor. Sevgi tarafları, eşyaları değerli hale getiriyor.
Kendi varlıklarımıza, suya yeni bir değer kazandırmak, yeniden bir kimlik, yeniden bir anlam yüklemek mümkündür. Ecdadımızın suyla, eşyayla, tabiatla ilişkiler Rabbani şefkat, ilahi şefkat, merhamet eksenlidir.

Su, aynen hayat gibi sevince daha güzel..
Suyla iletişimimizi geliştirebilir,yeniden inşa edebiliriz.Suyla dost olmak ister misiniz? Su uzattığımız dost elimizi boş çevirmeyecek, muhakkak ses verecektir.

İnsan ancak tanıdığını, tanıştığını, bildiğini, sevdiğini korur…Gelin ilk önce suyumuzu sevelim, dost olalım onunla, onu bize ikram eden Yaratıcımızı, Cenab-ı Hakkı sevelim.

O zaman o bizi daha çok sevecek, lütuflarını, ikramlarını artıracaktır bize.

İsrafsız hayat bize emredilmektedir…

Yememizde, içmemizde israf haram kılınmıştır bizlere. İhtiyaçlarımızı aşırıya kaçmadan, minimum miktardaki su ile karşılamalıyız. Hz. Enes (ra) rivayet ettiğine göre Allah Rasûlü bir sâ’ (3,3 litre) ile beş müd (4,15 litre) arasındaki su miktarı ile yıkanırdı;  bir müd (0,83 litre) ile de abdest alırdı. Biz kendimize bakalım ve kendimizi sorgulayalım.

Evimizde, işimizde, hayatımızın her karesinde tükettiğimiz her şey aynı zamanda su tüketimi demektir. Bir A4 kağıdı 10 litre, bir ceket 400 litre, bir kitap 200 litre su demektir. Fazladan tükettiğimiz, israf ettiğimiz her şey su israfı demektir. Tasarruf ettiğimiz her şey su tasarrufu demektir.

Tasarruf bilinci bireyde başlar, önce birey tasarruf edecek ki aile tasarruf etsin, aile tasarruf edecek ki ülke tasarruf etsin, ülke tasarruf edecek ki dünya yarar sağlasın.

Parolamız 1 kişiyi değiştirebilmek olmalı, çünkü 1 kişiyi değiştirmek aileyi değiştirmek, ailenin değişimi de Türkiye’ nin değişimi ve gelişimi demektir…

Sürdürülebilir bir yaşam, sürdürülebilir bir dünya için suyu korumak zorundayız.

Sorumluluk hepimizin. Sorumluluk duygusuna sahip bir insan, her hareketinin muhtemel neticelerini düşünür. Tarihe karşı sorumluluk, tarih şuurunun, çevreye karşı sorumluluk vatan sevgisinin ve vatandaşlık şuurunun ifadesidir. Yaşadığı ülkeyi gerçekten seven insan, onu korumak için azami ölçüde gayret ve dikkat gösterir. Ülkesini, vatanını seven,  sorumluluğunun bilincinde olan insan, suyu, toprağı, doğal kaynakları, giyeceklerimizi, yiyeceklerimizi israf etmez, gerektiğinde bu kaynaklara kendisinden daha az sahip canlılarla paylaşır. Yaşarken yaşatma idealini hiçbir zaman unutmaz.

Küçük adımlarla hemen başlayalım.

Küçük adımlarla başlayalım suyu, toprağımızı sevmeye. Önce iisraf etmemeye, onu anlamaya, anlamlandırmaya ve onunla ilişkimizi geliştirmeyegüzel bir niyet edelim. Büyük sonuçlar küçük uygulamaların sonucudur…Küçük mütevazi adımların bileşkesi muhteşem iş ve hayat sonuçlarına götürür. Bütünün kalitesi bileşenlerin kalitesine bağlıdır. Hayat bütününün kalitesi onu oluşturan detayların kalitesiyle ortaya çıkar.

Suyu anlar, anlamlandırırsak onu ve sudan yaratılmış tüm insanları, canlıları korur, geliştiririz. İnsan bildiğine dosttur, bilmediğine yabancıdır, düşmandır. Suyu tanırsak daha çok seveceğiz. Haydi suyumuzu sevmeyle başlayalım işe, sevgi içeren güzel sözler söyleyelim, su içerken bardağı öpen, dudak payına güzel sözler, ayetler yazan ecdadımız gibi bizde onu severek aziz kılalım.Haydi gelin onu sevmeyi, ona kalbimizi, gözlerimizi açmayı birlikte öğrenelim. Gönül mimarlarımız Hz. Mevlana (ks), Yunus Emre gibi büyüklerimizin yaklaşımıyla Yaradanımızdan ötürü suyu ve sudan yaratılmışları sevdiğimizde önce kendimizle, sonra çevremizdekilerle iletişim kalitemiz yükselecek, yaşamımızın kalitesi artacaktır.

Umulur ki, sevgiyi seven, nefretten nefret eden insanların yaşadığı böyle bir dünya gelecekte huzur ve kardeşliğin yeşerdiği bir sulh adacığı haline gelir. Su bağı ile birbirine bağlı tüm insanlar, canlılar birbirini sever, bir dağı bölüşemeyen maddeci anlayıştakilere rağmen bir dalı paylaşansudan kardeşler haline gelir. Sudan kardeşliği büyütürsek, temiz ve duru su damlaları olarak birleşip bir okyanus oluşturabilirsek canlıları birbirinden ayrıştıran hususlar azalacak, kardeşlik duyguları gelişecektir.

Suyu yaşat ki, sen de yaşayabilesin…Su gibi duru, su gibi coşkulu ve su gibi aziz olunuz.

Recep Ali Topçu | Adell Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş. | Yön. Kur. Bşk.

SU GİBİ DURU, SU GİBİ COŞKULU VE SU GİBİ AZİZ OLABİLMEK…

SU GİBİ DURU, SU GİBİ COŞKULU VE SU GİBİ AZİZ OLABİLMEK…

Güzel bir söz vardır. İnsan doğduğu zaman değil, olduğu zaman insan olur. İnsan, aydınlandığı ve çevresindeki insanları aydınlattığı oranda insandır. Her canlı gelişmek ve tekâmül etmek ister.

Hayat, tekamül etme yolculuğudur. Hayat kemale yürümektir, hayat gelişimdir, hayat emanettir. Hayatta sürekli maddi ve manevi anlamda yükselme isteği vardır içimizde.

Aydınlanma sürecimizi, hayat yolculuğumuzu iyileştirmek bizim elimizde. Eğer işe kendi kalitemizi yükseltmekle, kendi kişilik inşamızı yapmakla başlamazsak hiçbir şey yapamayız. Pekibizler aydınlık insanlar nasıl olabiliriz? Yolumuzu nasıl aydınlatabiliriz? Aydınlık insanların ortak özellikleri nelerdir? Işığa, aydınlığa yürüyüşümüzde yol haritamızı belirlerken kime, neye bakmalıyız? Kimden örnek almalıyız? Kendimizi neye göre kalibre etmeliyiz?

Tam burada karşımıza vazgeçilmez hayat kaynağımız, hammaddemiz, özümüz olan su çıkıyor. Su biyolojik hayatımız olduğu kadar, ruh dünyamızın aydınlatılması için de vazgeçilmez. Temel maddemiz. Aydınlık bir insan olma adına aydınlık sudan neler öğrenebiliriz? Bu sorularımıza yaşam kaynağımız olan sudan esinlenerek, özümüzdeki değerlere dönerek, onları değerli kılarak, kendimizi su gibi hissederek birlikte cevaplar bulmaya çalışalım. İnanıyorum ki, özümüzde olan bu değerleri açığa çıkartmak, bunları yaşanılır kılmak çok zor olmayacak ve bizleri insanlık basamaklarında üstlere çıkaracak, insan-ı kamil yolcuğunda mesafeler kazandıracaktır.

Misafiri bulunduğumuz bu dünyada hangi konumda, hangi durumda olursak olalım, önceliğimiz bir defa kaliteli bir insan olmak olmalıdır. Kaliteli insan olma hedefimize ulaşırken de istifade edebileceğimiz, dersler çıkarabileceğimiz en güzel esin kaynaklarından birisi de su’dur. Biliyoruz ki, su Yüce Yaratıcımızın biz dünya misafirleri için göndermiş olduğu en önemli, en güzel hediyelerden biridir. Onu tanımaya başladığımızda alacağımız pek çok dersinde olduğunu fark edeceğiz.

En güzel dersler doğadan alınır. Bizlerde iz bırakan insan olma, kemale yürüme yolculuğumuzda esin kaynağı olarak sudan pek çok dersler alabiliriz. Suyun dili bize pek çok güzellikler bahşetmektedir.

Ünlü düşünür Pindar’a göre en asil element su’dur. Asalet suyun yaratılışından gelmektedir. Bizlerde insanlar için insan olarak yaratılışımızdaki asaleti ortaya koyabilir, dünyamızın güzelleşmesine katkı veren asil bir insan olabiliriz.

Su vazgeçilmezdir, hayat kaynağıdır. İnsan ve tüm canlılar sudan yaratılmıştır. Kâinat su ile dirilmiştir. Ezelden ebede varlık sebebi su olmuştur. Su yoksa hayat yoktur. Canlıların varlığının devamı yine suya bağlıdır. İlk dikilen ağacın can suyudur. Çölde susayan canlının hayat iksiridir su. Suya uzak olan hayata uzak olur. Her damla su değerlidir. Su dışında ne içersek içelim susuzluğumuzu gideremeyiz. Sudan yoksun canlılar solar, canlılığını kaybeder. Suyu çekilen ağaçlar öldüğü gibi, suyu çekilen insanda ölmektedir. Su gibi insanların damarlarına girebilmeyi öğrenmeli, ona hayat vermeli ve vazgeçilmez olmalıyız. Biz insan olarak neyin kaynağıyız? Acaba bulunduğumuz ortamlardan ayrılsak insanlar bir eksiklik hissedecekler mi? Hangi işler, hangi işlemler biz olmadan tamamlanamayacak acaba? Hangi çözümlerin parçasıyız? Niteliklerimizi arttırarak, değerli olma, değerli kılma noktasında kendimizi yeniden konumlandırmamız kendimize, kurumlarımıza, ülkemize ve tüm insanlığa güzellikler kazandıracaktır.

Hayat kaynağı olan su dupdurudur, şeffaftır, berraktır, içi-dışı, özü sözü birdir. O halde bizlerde kaliteli insan olma hedefimize giderken su gibi duru olmak, içimizi-dışımızı, eylemimizi, söylemimizi birlememiz, bütünlüğe ulaşmamız şarttır. Güven ve istikrar sağlamanın yolu iç-dış, eylem-söylem birliğinden ve bütünlüğünden geçer. Açıklık, şeffaflık, gerçeklik günümüz en önemli değerlerindendir. İçtenlik, samimiyet dünyamızı billurlaştıran, berraklaştıran en güzel evrensel insani değerlerden biridir.  Arkasındaki şeylere perdelik eylemez. Bu değerlere sahip olanlar değerlidir. Değerleri olmayan zamanla değersiz hale gelir. Söylem ve eylem birlikteliği bizi değerli kılar. Dışında ne varsa içinde de o var. İçi, dışı bir.  Aynı zamanda dupduru. Kapalı hiçbir yönü ve yeri yok. Bu haliyle insanlara mesaj vermekte su gibi duru olma ile yüce yaratıcımızın sevgisini kazanacağımızı göstermektedir

Su geldiğinde sevindirir, gittiğinde üzer. Varlığı hayat kaynağıdır. Suyun adım attığı her yer  tazelenir ve güzelleşir.  Geldiğinde susayan bitkiye, çöldeki susamış hayvana, insana hayat getirir. Gelmesiyle birlikte sevinç tavan yapar. Ağaçlar sevinir bayram yapar, açar yapraklarını, giyer yeşil elbiselerini. Toprak sevinir, yeşil bir örtüye bürünür. Tohum sevinir fırlar, çıkar topraktan dışarı. Bizlerde insanlar olarak acaba geldiğimizde sevindirmek, gittiğimizde üzmek için neler yapmalıyız? Adım attığımız yeri güzelleştirebiliyor muyuz? Geldiğinde sevindiren insan oksijen insandır, pozitif, aydınlık ruhlu, aydınlık çehreli, enerjik ve düzgün insandır. Geldiği yeri, girdiği gönlü aydınlatır, mutlu eder, ortamı genişletir ve gelmesiyle herkesi mutlu eder, gittiğinde de iz bırakır. Hâlbuki negatif ruhlu insanlar geldikleri ortamı karartır, insanları ve ortamları sıkarlar. Bulundukları ortamlarda enerji canavarlığı yapar, insanların pozitif enerjilerini çalarlar. Yaptıkları negatif yayınlarla hayalleri karartırlar, hayattan alınan tadı, lezzeti kaçırırlar. Halbuki karanlık dünyamızın ışık insanlara, aydınlık yüzlü, aydınlık çehreli insanlara ihtiyacı var. Gittiklerinde sevindirirler ve arkalarında iz değil is bırakırlar.Biz geldiğimiz yere ne katabiliyoruz? Gittiğimizde ne bırakıyoruz, iz mi, yoksa is mi?

Su kalitelidir. Kalite çizgisi hep aynıdır. Değişkenlik arz etmez. Bazen öyle, bazen böyle değildir. Bizde hammaddemizdeki bu özelliği taşımaya gayret etmeli, değerleri olan, çizgileri belli, bir kişiliğe sahip olmalıyız.

Su, kendisini oluşturan birbirine taban tabana zıt hidrojen ve oksijen elementlerinin bir arada uyum içinde bulunmasıyla oluşmuştur. Su, farklılıkların birlikteliğidir. Ateş ve barut olarak nitelendirebileceğimiz iki elementin mucizevî bir şeklide bir araya gelmesiyle oluşmuş, arındıran, huzur veren, hayat veren bir yapıya, sonuca ulaşmıştır. Buradan şunu görüyoruz ki, çok farklı yapılardaki unsurlar, insanlar arzu ederlerse bir araya gelebilir ve sinerji oluşturarak çok daha farklı, çok daha güçlü bir sonuç oluşturabilirler. İnsanda ruh ve beden olarak iki temel parçadan oluşur. Ruh ve beden birbirine zıt şeylerdir bir ölçüde. İstekleri, dinamikleri farklıdır. Önemli olan ikisini dengeli bir şekilde bileştirmek ve uyum içinde yol alabilmektir. Bilindiği üzere insan hem iyiliğe hem de kötülüğe kabiliyetli bir varlık olarak yaratılmıştır. Ne var ki o, bu iki zıt kabiliyetler arasında şaşkın ve perişan bırakılmamış, kendisine akıl gibi temyiz edici bir kuvvet ve bu kuvveti kullanmak için kalp gibi çok önemli bir nimet verilmiştir.

Su geldiği yeri güzelleştirir, canlandırır, yeşillendirir, mutlu eder, medeniyet kurdurur. İnsanında aynen su gibi kendi içinden başlayarak, yakın çevresini, sokağını, caddesini, dünyamızı güzelleştirme görevi var. Kendimizi sorguladığımızda acaba biz dünyanın güzelleşmesinde bir parça mıyız, yoksa sorunun içinde bir parça mıyız?

Su gittiği, geldiği yerde kaybolmaz, görevini ve sorumluluğunu yerine getirdikten sonra buharlaşarak tertemiz bir şekilde geldiği yere yani semaya geri döner. İnsan olarak bizlerde geldiğimiz, gittiğimiz yerde kaybolmayacak ölçüde işler üretebilir, izler bırakabiliriz.

Su’yun bir belleği, ruhu ve bilinci var. Kendisine sunulan sevgiyi, ilgiyi anlar, buna ses verir. Su, çevresindeki pozitif ve negatif bilgileri alır ve ona göre tepki verir. Suyun molekülleri sevenle sevmeyeni ayırt edebiliyorsa bizim de bu insanlar arası iletişime köprü olmamız gerekiyor. Su kendisine söylenin söze karşılık veriyorsa, ya sudan bir parça olan insanın güzel söze, tatlı dile karşılık vermemesi mümkün mü? Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır deriz. Bize verilen sevgiyi ilişkide bulunduğumuz insanlara, hayvanlara yansıtabiliyor, onları sevindirebiliyor muyuz? Bizi seveni sevebiliyor muyuz? Sevgi merkezli hareket edip, sevgi kapasitemizi arttırıp tüm insanları, hayvanları, bitkileri, doğayı, çevreyi kapsam alanımıza alabiliyor muyuz? Ruhumuzu, vicdanımızı, gönlümüzü yeterince besleyip onu canlı tutabiliyor muyuz? Yoksa ruhsuz, vicdansız, gönülsüz bir kuş gibi sağda solda vakit mi geçiriyoruz?

Su, sevgidir, sevendir, sevilendir. Gönül tarlamızın suyu sevgidir. Sevgili insanlar, güzel sözler gönüllerde aziz eder insanı. Birbirimize içtenlikle vereceğimiz bir yudum sevgi, bize kucak dolusu geri döner. İçimizdeki sevgi ateşi bütün nefretleri yok eder. Dünyanın yeni şekillenen yapısında sevgiyi harç olarak kullanarak bir tuğla olabilmek ne güzel. Hayata anlam veren sevgidir.

Su, kendisine samimi yaklaşmayanlara kıskançtır, onlara bir şey vermez. Biz gönlümüzle, hissimizle su’yu sever ve ona saygı gösterirsek o’da bize teveccüh edecektir. Aksi halde suyu gönülden sevmediğimiz müddetçe su enerjisini bize vermeyecektir. Zira bu nimet-i İlahi, kendisine bütün benliğiyle teveccüh eden gönüllere huzur, sükunet ve ferahlık verir. Hayatına lezzet katar.

Su bulunduğu bünye, bulunduğu mekân için sıcaklık kaynağıdır. İnsan sudan bir damla olarak yaratılır, insan teni hisleri, sıcaklığı taşır, su bulunduğu sürece vücuda sıcaklık sağlar. Ölümün gerçekleşmesi, suyun insan vücudundan çekilmesi ile birlikte vücut soğur, katılaşır ve sertleşir. İnsana sıcaklığı, canlığı veren sudur. Bizde diyaloğa girdiklerimizi, ortamları sıcak, kalbi ve hipnotik ifadelerimizle ısıtmalıyız.

Su cömerttir, hep vericidir, almaktan ziyade vermeye meyillidir. Yaşamaktan ziyade yaşatmaya kuruludur. Vermekle mutluluğu yakalar ve nihayetinde buharlaşarak geldiği gökyüzüne geri döner. İnsanda ancak vermekle, yaşamaktan ziyade yaşatmakla mutluluğu yakalayabilmektedir. Vermenin erdemine erme ile huzura kavuşabilmektedir. Bizde suya bakarak Mevla’mızın bize verdiğinin bir kısmını diğer insan, canlı ve nebatatla paylaşmalıyız, cömert olmalıyız. Alan değil her zaman veren üstündür. Bu suyun bize bahşettiği bir erdemdir. Yaşamaktan ziyade yaşatmaya öncelik taşıyan bir anlayış ne güzel.

Su birleştiricidir, toparlayıcıdır, su kucaklayıcıdır. Su insanlar topluluğu olduğu için hayvanlar ve ağaçlar içinde buluşma, birleşme noktaları olmuştur. Su kendine gelenler arasında hiçbir ayırım yapmaz, demokrattır. Herkese eşit mesafede yaklaşır, ön yargısı yoktur, herkese eşit davranır. Özde birlik sağlar. Su hizmet ettiği insanlarda, canlılarda, bitkilerde ayırım yapmaz, eşit davranır. Suyun Renk, dil, din, coğrafya ayırımı yapmadan tüm insanlara, hayvanlara ve bitkilere hizmet etmesi, dengeli ve ahenkli davranışı insana hoşgörü, birleştiricilik mesajı vermektedir bize. Su ayırım yapmadan etrafına topladığı pek çok insanlar, canlılar, hayvanlar, bitkiler ile bir topluluk, bir canlılık oluşturur. Mevlana gibi “ne olursan ol gel” der. Su herkesi, tüm insanları buluşturur. Can taşıma eşitliğinde, birlikteliğinde herkesi toparlar. Dolayısıyla bizde sudan alacağımız ders ile insan olarak su gibi olup gönlümüzü herkese açabilir, su dili üzerinden, su üzerinden insanlara güzellikleri taşıyabiliriz. Suyun etrafında buluşup “bir”leşip, buluşup onun üzerinden iletişim kurabiliriz. Muamelelerimizde, işlemlerimizde tüm insanlığa, canlılara eşit davrandığımızda kazanan taraf olabiliriz aynen su gibi. Biz varlığımızla insanlar arasında bir buluşma noktası oluşturabiliyor muyuz acaba? Su isen bir bardağa sığabil ki; insanların damarlarına girebilesin!..

Su katı, sıvı, gaz hallerinde bulunabilen bir sıvıdır. Sınırları yoktur, adanmıştır. Şartların gerektirdiği yapıyı kazanabilme becerisini gösterir. Aynen insanoğluna da her türlü yetenek verilmiştir. Önemli olan bu yeteneklerini yerli yerince kullanabilmesini bilebilmek, bulabilmektir.

Su her haliyle işe yarar, bir şeylerin çözümün bir parçasıdır. Buharlaşır, yağmura dönüşür. Barajlarda birikerek elektrik enerjisine dönüşür.

Su’da devamlılık esastır. Akışı süreklidir. Akıcıdır, kopuk kopuk değildir. Su hep akar, akar. Deryâları deryâ yapan, yağmur damlalarının sürekliliğidir. Bazen dalga olur, bazen damla, bazen tatlı, bazen tuzlu olur, yağmur olur, ırmak olur akar akar. Damlalar birike birike ummân olur. İnsan olarak ta bizlerin başarılı olabilmemiz için kendimizi su gibi hissederek yaptığımız işlerde, ilişkilerimizde istikrarlı, düzenli olmalı ve devamlılık göstermeliyiz. Mermeri delen suyun damlaları değil, sürekliliğidir.

Su akar, yolunu bulur. Doğru yolu bulabilmek önemlidir. Yollar, ömür kadar değerli, ömür kadar naziktir. Ömrü tüketir veya ömre ömür katarlar. Kimisi düz, kimisi kıvrımlı yollar, kimisi saptırıcı yollar, kimisi doğru, kimisi eğri yollar. Her varlığın bir yolu, her yolun bir sonu vardır. Girilen yollar belirler genelde sonuçları ve ötelerdeki ahvali çoğu zaman. Su, her zaman yolunu bulur. Onuncu katta sızıntı şeklinde oluşsa da yolunu bulur en aşağıya kadar iner.Hayatta ancak doğru yoldan giderek başarılı hale gelebiliriz. Bizlerde çağımızı iyi okuyarak, yaşamımızda hayatı anlayarak, anlamlandırarak, yaşadığımız hayatın farkına vararak sorunlarımızı çözebilir, aşabiliriz sınırlarımızı, bulabiliriz selamet yolunu.

Su doğduğu kaynağın, değdiği kayanın, yaladığı yaprağın enerjisini taşır. Biyolojik olarak insanların varlık vesile oldukları gibi taşıdıkları enerji ile gönüllerin de, ruhlarında huzur kaynağı olmuştur. Biz insanoğlu olarak evrensel insani değerlerin hangisini taşıyoruz, hangi enerjileri yükleniyor, kime yüklüyoruz?

Su, azimlidir, bıkmaz, yılmaz. Su aşık olduğu toprağa ulaşma adına 10.katta dahi bir sızma olsa, nasıl nasıl yapar, nihayetinde aşağıya iner. Düzenli damlayan damla taşı aşındırır. En yumuşak, en ince olmasına rağmen büyük kayalar gibi sert ve sabit şeyleri, hiçbir şey su kadar iyi bir şekilde eritip parçalayamaz. Bizde hayatta azimli, kararlı ve istekli olursak hayatta daha başarılı oluruz. Ufak tefek engebelerde, çukurlarda takılıp kalmayız. Kendi eksikliklerimizin, hatalarımızın farkına vararak tutunuruz yaşama, devam ederiz kemale erme yürüyüşüne. Yolunu arayan su alabildiğince hırçındır, yolunu bulan su durgundur, kendinden emin bir şekilde yatağında öylece akar. İnsanın da, azimle çalışması halinde elde edemeyeceği hiçbir şey yoktur.

Su doğal bir güzelliğe sahiptir, pırıl pırıldır. Mutludur. Katı, sıvı ve gaz olmak üzere üç halde de olabilmektedir. Biz de özümüz olan sudan esinlenerek, yaratılışta bize verilen doğal halimizi sevmeli, onunla mutlu olmalıyız. Başkalarında olan fiziksel özelliklere özenmeyip, sahip olduklarımızla, bize uygun görülenlerle hayatımızı sürdürmenin güzelliğini yaşama gayreti içinde olmalıyız.

Su yaşam yolculuğunu bulanmadan, saf olarak devam ettirir, akışkanlığını sürdürür. Bizlerde insan olarak Hz. Mevlana’nın söylediği gibi su gibi bulanmadan akarak, paslanmadan, kirlenmeden yolculuğumuza devam edebilir, kemale yürüyebiliriz. Hz. Mevlana şöyle söylüyor:  “Her gün bir yerden göçmek ne iyi bulanmadan donmadan akmak ne hoş. Her gün bir yere konmak ne güzel. Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar laf varsa düne ait simdi yeni şeyler söylemek lazım”. İnsana akmak yaraşır. Akalım gönüllere, kalplere, kazanalım insanları. Dokunalım, yeşertelim, yaşartalım yürekleri. Nilgün Nart’ın ifade ettiği gibi kalıcı olan her şey kalpten odaklanılarak ancak üretilebilir. Akış kalptedir ve kalbidir. Hayat bir ölçüde aslında akıştır. O akıştır ki, insanı insanlar içinde bir insan eden.

Su sakin, ağır başlı ve azizdir.  Oturaklıdır. Kişiliği, duruşu bellidir. Su olduğumuzu düşünerek, sudan bir damla olarak bizde bizi biz yapan değerlerimizle ayakta durabilir, sakin, ağır başlı ve vakarlı olabiliriz. Su gibi aziz olmayı hak edebiliriz.

Su mütevazıdir, gözleri hep aşağılardadır, topraktadır. Mütevazılıği ile kazanmaktadır. Su hep akar ve aşağıya iner, gözü hep aşağılarda ve topraktadı. . Gözü yukarılarda değildir. Yukarıda durmaz. İnsanlar olarak bizlerde ne kadar alçak gönüllü, mütevazı olursak o kadar kazanabiliriz. Enerji, sevgi, fikirler, bilgiler ve güzel şeyler aynen su gibi olup, hep yukarıdan aşağıya doğru akarlar. Biz kendimizi insanlardan yukarıda gördüğümüzde bize hiçbir şey akmayacaktır. Halbuki insanlığımızın, medeniliğimizin gereği kendimizi diğer insanlardan, muhataplarımızdan daha aşağılarda görsek, sevgide, enerjide, bilgide bize akacaktır. Medeniliğin alt sınırı karşımızdaki en azından aynı seviyede kabul etmektir. Mütevazı olmayana, kendisini karşısındakinden aşağıda görmeyene, danışmayana, bilmediğini kabul ederek  “ben bilmiyorum, bana yardım eder misiniz?” diyerek istişare etmeyene fikirler akmaz.

Su her şeyde var olduğu halde pek çok kendini göstermez. Çok ön plana çıkmaz. O yaptıklarıyla kendini hissettirir. Bizlerle yaptığımız işlerle farklı olabilmeyi becerebilmeli, kendimizi fark ettirmek için çok çaba sarfetmemeli, bazen biraz arka planda kalabilmeyi, ben yerine biz diyebilmeyi ve egomuzu sıfırlayabilmeyi öğrenmemiz gerekir.

Su, her zaman hareketlidir, durağanlığı sevmez. Durağanlık ölümün bir önceki durağıdır. Canlılığını ancak hareketliliği sayesinden koruyabilir. Temiz su akar, durgun su kokar. Durağan su kokar ve bozulur. Denizden buharlaşır gökyüzüne ulaşır, Irmak olur akar, nehir olur. Su durduğu anda kokar, solucan yapar derler.İnsan olarak bizlerde hareketli olmalıyız. Durağan suyun koktuğu gibi İnsanoğulcunun durağan kalması onun kokması, hastalığı ve sonu demektir. Hareket bereketi getiriyor. Nerde hareket, orada bereket diye güzel bir atasözümüz vardır. Durağanlık hücrelerimizi öldürüyor. Bisikletin pedalına basmayı bıraktığımız anda düşeriz. O zaman durmak yok, sevgiyle, coşkuyla ve heyecanla yola, yolculuğa devam. Bir yerde uzun süre oturmak, hareketsiz kalmak bizi rahatsız eder. İnsan vücudunun çoğu sudan oluştuğuna göre hareket vücut hastalığa yolculuk demektir. Hareket etmeyen hastaların, yaşlıların vücutlarında basılar oluşmasının sebebi budur. Durağan insan kaybediyor.

Su ancak belli bir doygunluğa, bütünlüğe, büyüklüğe ulaşınca damla haline gelip hareketlenebiliyor. Damla ancak kendini tamamlayınca damlar. İnsan hayatı da bir tekâmül yolculuğu. Belli bir olgunluğa ulaşınca harekete geçip verimli olmaya başlayabiliyor. Domates ancak kızardığında kendisinden beklenilen lezzete ulaşabiliyor. Hayat bir ölçüde deneyimlerimizin, biriktirdiklerimizin bileşkesi. İki günü eşit olan ziyandadır uyarısıyla her günümüzü bir öncekinden daha büyük yapmanın çabası içerisinde olmalıyız.

“Su hiçbir şeyle yarışmaz, fakat her şeyi geçer” diyor Meşhur Çin’li alim Chuang Tzu. Bilge kişide su gibidir, kimseyle yarışmayıp kendi yolunda giden ama bu yüzden de herkese üstün gelen kişidir.

Su, doğduğu kaynağın, geldiği yolun enerjisini taşır. Bazen barajları deler, dağları deler. Bizde insan olarak enerjik olmalıyız. Enerjimizi her daim yenilemeli, geliştirmeliyiz. Yaşlı da olsak, gençde olsak ruhumuzu genç ve enerjik tutmalıyız.

Su esnektir, yolunu, izini bulur, günün sonunda gitmek istediği yere ulaşır. Bizimde suya bakarak, hizaya gelmeye, esnek olmaya, sivriliklerimizi, köşeli yönlerimizi yuvarlamaya, esnek olmaya gücümüz de, aklımız da yetebilir.

Su’yun sivri tarafları yoktur, dolayısıyla yıllardan beri doğadaki yolculuğuna devam etmektedir.Bir ara dereden bir avuç taş aldığımda hepsinin rengi, büyüklüğü, tarzı farklı olmasına rağmen hep yuvarlanmış, sivri yönleri hiç kalmamıştı. Yeni yapılarıyla ekip olabilmişler, birlikte yolculuk yaparak benim kendilerini yolculuklarından alıkoyduğum yere kadar gelebilmişlerdi. Bizlerde hayatta yol alabilmek, ekip olabilmek, uyum içinde topluluk oluşturabilmek için temel özelliklerimizi kaybetmeden sivri yönlerimizi yuvarlatabilir, yolculuk esnasından bazı bedeller ödemekten çekinmemeliyiz.

Su, diklenmeden dik durmasını bilir. Katı, sıvı, gaz hallerinde üç halde bulunur, ancak hacimsel olarak hiçbir şekilde sıkıştırılamaz.Su özelliklerini kaybetmeden girdiği bardağa, girdiğe kaba, girdiği ortama uyar. Onun şeklini alır, onunla bütünleşir. Sorun çıkartmaz. Ancak sıkıştırmaya gelmez kesinlikle. İnsan olarak bizlerde pek çok ortama uyabilecek niteliklere sahibiz. Değerlerimizi ve karakterimizi kaybetmeden pek çok ortama uyum sağlama kabiliyetine sahibiz.

Su yumuşaktır. Sert, katı, kırılgan değildir. Dünyada hiçbir şey su kadar yumuşak ve ince değildir. Hayatta başarılı olabilmemiz için bizden sudan alacağımız dersle yumuşak huylu olmalı, insanlarla ilişkilerimizi yumuşaklık, sevgi eksenli örgülemeliyiz.Lao Tse’nin dediği gibi “Dünyada hiçbir şey, su kadar yumuşak ve ince değildir. Fakat büyük kayalar gibi sert ve sabit şeyleri, hiçbir şey su kadar iyi bir şekilde eritip parçalayamaz.“ Su kadar ince, su kadar yumuşak ve su kadar naif bir insan olabilmek ne güzel.

Suyun kendine göre belli bir kalıbı yoktur. Girdiği her kaba, girdiği her kalıba uyar .İnsan olarak bizde sudan aldığımız dersle gelişmeye açık, esnek ve bulunduğumuz ortama ayak uydurabilecek yapıda olmalıyız. Uyum için gerekli olan kabiliyetler insanın yaratılışında kendisine verilmiştir.

Su her zaman tazedir, su her zaman canlıdır. “Biz her dem tazeyiz, bizden kim usanası.” Der üstad Yunus Emre. İnsanda taze kalmak için okumalı, yazmalı, sosyal aktivitelerini arttırmalıdır. Aksi takdirde tazeliğimizi kaybederiz.

Su aydınlıktır. Rüyada su gördüğümüzde iyiye, hayra yorumlarız.  İnsan olarak ta aydınlık seviyemizi arttırdığımız ölçüde düzgün, doğru kararlar verebilir, tercihlerde bulunabiliriz. Her birimiz ışık yolcuları, aydınlık arayıcılarıyız. Aydınlık seviyemizi arttırdıkça daha başarılı olacağız, etrafına ışık saçan yapıyla gerçek insan olma, tekamül etme noktasında daha üst basamaklara ulaşmış olacağız. İç aydınlığımız dışımıza yansıyacak, yüzümüzle,

Su ateşin önünde durabilen tek nimettir. Harareti giderir. Öfkeleri söndürür. Bizlerde sudan alacağımız dersle öfkeli insanları söndürebilir, daha makul davranabiliriz.

Su temizdir. Su dünyadaki yolculuğuna tertemiz olarak başlar. Bünyesine kirlilik almaz, içinde herhangi bir kirlilik taşımaz. Mavi gezegenimizdeki yolculuğunu, görevlerini tamamlayıp buharlaşarak tekrar gökyüzüne dönerken yine tertemizdir. Yolculuğunu hep arınmış olarak, temiz olarak yapar. İnsanda temiz bir varlık olarak yaratılmıştır. Temiz bir bedene, temiz bir akla ve temiz bir gönle sahiptir. Bizlerde doğum ile tertemiz olarak geldiğimiz bu dünyamızda temiz kalarak, ebedi yolculuğumuza temiz olarak devam etmeliyiz. Bizi kirleten kin, nefret, haset, bencillik gibi duygulardan arınarak bunların yerine sevgi, kardeşlik, hoşgörü gibi duygular dahil etmeliyiz hayatımıza.

Su temizleyicidir. Değdiği yeri, dokunduğu cisimleri, dokunduğu teni temizler, ferahlık verir.  Su gözle gördüğümüz kirleri temizlediği gibi, manevi kirlerden arındırır, vücudumuzda biriken statik elektriği alarak bizi rahatlar. Temizleyici olduğu için rüyamızda gördüğümüz kötü rüyaları akan suya, ona anlatır, alıp götürmesini bekleriz, inanırız. Tuvaletlerde, klozetlerde kokuyu önleyen yine sudur. Muallim Naci su için şöyle diyor “Su gerek maddi ve gerekse manevi kirlerden arınmanın aracıdır. Ruh ve beden temizliği için gereklidir.Su her şeyi temizler ama yüz karasını temizleyemez.” Biz insan olarak dokunduğumuz insanı, dokunduğumuz yeri, çalıştığımız ortamı ne kadar temizleyebiliyor, ne kadar temiz tutabiliyoruz?

Su, şifa kaynağıdır. Zaman zaman sıcaklığıyla, zaman zaman sesiyle biyolojik, psikolojik hastalıkları olan insanlara şifa olmuştur. Sürekli baş ağrılarından şikâyet eden insanların, arkadaşlarınızın bu ağrılarının pek çoğunun sebebi gün içinde susuz kalmalarıdır. Hastalıklara karşı koymanın dirençli olmanın temelinde mineralli su içmek yatar. Sudaki doğal mineraller ile vücudumuzun günlük mineral ihtiyacının bir kısmını karşılarız. Biz kendimizi sorguladığımızda acaba biz varlığımızla, yaklaşımlarımızla, kime, ne kadar ve ne zaman şifa olabiliyoruz? Onları rahatsız oldukları konulardan, hastalıklardan arındırabiliyoruz?

Su, canı sıkılan, yorulan, üzülen vücudun, canlının imdadına koşar. Canımız sıkıldığında, okumaktan gözümüz yorulduğunda ilk yaptığımız iş yüzümüzü yıkamaktır. Cildimizi suyla buluşturmaktadır. Bizde insan olarak içinde bulduğumuz toplumda, içinde bulunduğumuz dünyada susuzluktan, açlıktan muzdarip dertli insanların derdine derman, karanlıklarının aydınlanmasına ışık olabiliyor muyuz acaba?

Su molekülleri arasında mükemmel bir tesanüd ve işbirliği vardır. Birbirine sıkıca tutunurlar. Ekip olurlar. Birbirini kolay kolay bırakmazlar. Adeta hal dilleriyle “birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır” derler. Bardağı birkaç mm. aşan su oradan akmaz, birbirine tutundukları için sıvı olduğu halde oradan düşmez. Biz insanlar sudan parçalar olarak birbirimize tutunabiliyor, bir binanın tuğlaları gibi birbirimize destek verebiliyor muyuz? Bizlerde birbirimize sıkıca tutunarak, bir ekip olabilir, hayatı güzelleştirebiliriz. Böylelikle hayatımızı kolaylaştırmış oluruz. Aslında mavi gezegende yaşayan hepimiz tüm içindekilerle birlikte bir aileyiz. Vücudumuzdaki elimizin ayağımıza muhalefet etmediği gibi bizde hayatta gerek evimizde, gerek işyerimizde ve gerekse dünyamızda uyumun, bütünlüğün bir parçası, bir tamamlayıcısı olmalıyız.

Bugüne kadar yapay olarak suyun bir gramı dahi üretilememiş, kopyalanamamıştır. Acaba bizi biz yapan hangi üstün değerlerimiz, vasıflarımız var ve insanlar tarafından ulaşılamıyor ve kopyalanamıyoruz? Markayı marka yapan değerleridir. İnsanı insan yapan ruhudur, değerleridir. Değerleri olmayan, değerleriyle yaşamayan değersiz hale gelir. Belki de kendimizi yeniden konumlamamızın, yeni vasıfları kendimize kazandırmanın zamanı yeni geldi. Hemen bugünden başlayarak kendimize yeni vasıfları, değerleri kazandırma konusunda harekete geçebiliriz.

Su birbiriyle çelişen, bir arada bulunamayan iki farklı element olan Hidrojen ve oksijen’den oluşur. Biri ateş ise diğer baruttur. Ancak su bu iki farklı elementi kıvamında öyle birleşmişlerdir ki, bambaşka bir içecek oluşmuştur. Birbirlerini bütünlemişlerdir. Bizde hayatta farklı insanlarla bir arada bulunabilmeyi, hedefimize birlikte yönelebilmeyi, farklılıklar içerisinde başarıyı yakalayabilmeyi öğrenmeliyiz burada sudan.

Su insanda, hayvanlarda, toprakta, meyvelerde her şeyde vardır, özdür. Ancak görünmez, kendini,varlığını hissettirmez. Bütün içinde yok olmuştur. Görünmek için, hissettirmek için çaba sarf etmez. Irmak denizde varlığını kaybettirir, hissettirmez. Denizle bir olur, birleşir, büyük parça ile bütünleşir. Bizde yeri geldiği zaman başkalarına verdiğimiz hayat karşısında kendimizi sıfırlayabiliyor muyuz? Geriye çekilip, kendimizi görünmez kılabilir miyiz? Ben bilincinden biz bilincine yükselebiliyor muyuz?

Su bir aynadır, kendisine yüklenen enerjiyi, olumlu, olumsuz düşünceyi yansıtır, ses verir. Bizde hayatta bizi iyi niyetle, olumlu düşüncelerle yaklaşan insanlara aynı yaklaşımı yansıtabiliyor muyuz? Hatta kötülük yapana bilene iyilikle karşılık verebilir miyiz acaba?

Su, yeşilliğin kaynağıdır, çevrenin kaynağıdır. Yeşil fabrika, yeşil üründen bahsedilirken acaba bizde su gibi yeşillik kaynağı yeşil bir insan olabilir miyiz? Nasıl ki, yeşil fabrikanın, yeşil ürünün taşıması gereken bazı nitelikler var ise bizde “yeşil insan” olarak hangi vasıflara sahip olmalıyız?

Pınar suyundan içenler susuzluklarını giderirler. Pınar hiç bitmez; çünkü doğa ile uyum ve devinim süreci yaşar. Bizlerde hiç bitmemeli, yetmezlik sendromu yaşamamalıyız.

Sonuç olarak, sürekli gelişim ve tekâmül halinde bulunan insanlar olarak sudan öğreneceğimiz pek çok dersler, esin kaynakları var. Biraz daha bakıldığında sizlerde hayatınızda benzeri pek çok esin kaynakları görebilirsiniz. Suyu tanıdıkça, suyu sevdikçe pek çok boyutunun varlığına şahit olabilirsiniz.

Bizimde özümüz su olduğuna göre bu özellikler içimizde, mayamızda, hammaddemizde mevcut. Sudan bir damla olarak bize düşen, mayamızda, özümüzde olan, yaratılışımızda içimize konulan bu güzel özellikleri açığa çıkarmak, onları birer sıfatımız haline getirmek çok da zor olmasa gerek. Şimdi “su olduğumuzu” düşünelim, ve kendimizi  ”su gibi” hissedelim. Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilemez, su gibi aydınlık…

Su’dan esinlenebileceğimiz güzellikleri içselleştirip hayatımıza ışık, hoşgörü ve başarı katabiliriz. Su’dan bahaneler üretmek değil, ondan alacağımız derslerle daha güzel insan olabilir, iletişimde bulunduğumuz insanlara, dünyamıza güzellikler katabiliriz. Bizde bir trafo gibi güzellik dağıtan aldığımız bir kaynak haline dönüşebilir, insani vasıflarımızı yüceltebiliriz.

Haydi, şimdi “su olduğumuzu” düşünelim ve kendimizi  ”su gibi” hissederek su gibi olmanın yollarını zorlayalım.

Yolunuz açık, yolculuğunuz bereketli ve ışığınız bol olsun. Su gibi vazgeçilmez, su gibi canlı ve su gibi aziz olunuz.

RECEP ALİ TOPÇU

ADELL Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş.|Yönetim Kurulu Başkanı| alitopcu@adell.com.tr

AKILLI BİNALAR MI, AĞAÇLAR MI DAHA AKILLI VE ÇEVRECİ?

 

Akıllı Binalar mı, Ağaçlar mı Daha Akıllı ve Çevreci?

Yılların mühendislik birikimiyle, çalışmasıyla yapılan akıllı binalar mı (intelligent building) yoksa hiçbir emek harcanmadan kendi kendine büyüyen, binlerce yaprağa sahip, binlerce meyve veren ağaçlar mı daha akıllı ve daha çevreci?

Gelin birlikte düşünelim, tefekkür penceresini biraz aralayalım, akıllı binalara ve ağaçlara sakince ve derince bakalım…

Binlerce insana ev ve/veya işyeri olarak konforlu bir yaşam sağlayan akıllı binaların, planlama projeksiyonunda ciddi mühendislik çalışmaları vardır. Profesyonel yöneticileri, elektrik, su ve iklimlendirme sistemlerinin sorunsuz ve aksamadan çalışmasını sağlayan devasa teknik merkezleri, , hidrofor, pompa, elektronik ve elektromekanik sistemleri mevcuttur. Her bir noktaya ulaşan tesisat sistemleri ve elektronik yazılımlara sahiptirler.

 

Bu sistemleri besleyen ve yöneten tonlarca enerji ve yakıt giderleri ile birlikte yüzlerce çalışanı, mühendisi, yardımcısı, yöneticisi vardır. Harcanan bu giderlere karışlık hizmet verebilmeleri için enerjiye, dıştan yardıma ihtiyaçları olan akıllı binalar, sundukları hizmet karşılığında ürettikleri elektomanyetik dalgalar ile çevreyi kirletiyor, katı, sıvı, gaz atık vb. kirleticiler üretiyorlar.

Yapılan araştırmalara göre akıllı binalarda dikey yükseklik arttıkça bu katlarda yaşayan insanlarda gerilim ve stres artıyor. Bio-plazmik enerji, diğer şekliyle manyetik enerji yani yaşam enerjisi yeryüzünden, derinlerden, topraktan alınıyor. İnsan topraktan uzaklaştıkça bu enerjiden mahrum kalıyor/daha az istifade edebiliyor. Yine Amerika’da yapılan bir araştırmada; akıllı binalarda yaşayan insanların daha çok viziteye çıktığı, hatta katlar yükseldikçe kavga edenlerin sayılarının arttığı tespit edilmiş.

Ayrıca, akıllı binalara ulaşmak, üretmek için büyük miktarlarda akıl ve alın teri dökmek, iyice yatırımlar yapmak gerekiyor değil mi?

Akıllı binaların evrenin, şehrin güzelliğine, estetiğine, doğaya, insana kattıkları pek çok zaman tartışılır. Ağaçlar doğayla bütünleşin bir görsel, fiziksel zenginlik katarken pek çok akıllı binanın bu güzelliği bozduğu konusu dillendirilmektedir.  Umarım zaman içerisinde çevreye, doğaya, insan yaratılışına daha uyumlu akıllı binalar tasarlanır.

Akıllı binalar ağaçlar gibi mevsimlere göre değişen kâinat koşullarına göre çok fazla fiziksel değişiklik gösteremezler. Otomasyon sistemleri ile dış hava koşullarına göre sadece işletim sistemlerini değiştirirler.  Evrendeki değişimlere bağlı olarak fiziksel uyum şeklinde imkânları çok kısıtlıdır.

Gelin bir de ağaca bakalım…

Ağaçların öyle muhteşem bir dağıtım sistemleri var ki, ihtiyacı olan su ve besini köklerden gövdeye, oradan bütün dallarına, binlerce meyvesine ve milyonlarca yapraklarının hiçbirini ihmal etmeden, hepsinin ihtiyacını karşılayacak kadar, ne çok, ne az, adilane bir şekilde dağıtıyor.

Hiçbirini ihmal etmiyorlar. Hepsinin ihtiyacını karşılıyorlar, adil davranıyorlar. Bildiğimiz hidrofor, pompa, boru sistemi hiç biri yok. Topraktan emilen su, mineraller bir mucizevi bir şekilde gövdeden dallara, en uçtaki meyvelere ve her bir yaprağa ulaştırılıyor. Yer çekimine karşı, dışarıdan hiçbir enerji almadan, hiç yakıt harcamadan, herhangi bir pompalama sistemi olmadan bu mucize ağaç nasıl oluyor da yukarılara, metrelerce yüksekliğe su ve besin gönderebiliyor. Normalde su aşağıdan yukarıya hareket edemez, hep aşağıya akar. Ama ağaçta mucizevi olarak aşağıdan yukarıya hareket var. Pek çok ağaç üzerinde binlerce yaprağı, meyveyi tanıyor, her birisini kolluyor, ihtiyacını gideriyor. Dalındaki herhangi bir elmaya ayrıcalık yapıp onu karpuz kadar beslemiyor, sadece yeteri ve gereği kadar.

Gelin ağaçların yaşama kattıklarına bir göz atalım..

Her bir ağaç, sayısız tür canlı için yaşam kaynağı, hem su, hem besin, hem oksijen kaynağı, hem barınak ve aynı zamanda doğal temizleyici…

Herbir ağaç aynı zamanda su kaynağı. Tek tek ağaç yapraklarındaki nemlerin damlamasıyla su kaynakları birikiyor. Damlaya damlaya göl olur atasözünün anlamı sadece para biriktirmek anlamına gelmez yani, gerçekten ırmaklar, göller damlaya damlaya oluşuyor. Biz tabi bunların nasıl oluştuğunu bilmediğimiz için farkedemiyoruz. Şimdi o yeşil alanı bir gölgeliğin ötesinde gerçekten suların biriktiği bir su havzası olarak düşünürsek oraları ortadan kaldırdığımızda bizim ihtiyacımız olan suları da ortadan kaldırıyoruz aslında.

Tek bir elma ağacı ufacık bir toprak alana dikilebilir ve yılda 300kg. meyve verir. Ağaçlar, insanlar dışında kuşlar ve hayvanlar içinde gıda deposudur.

Şehir ortamlarında, özellikle meşe ve çınar ağaçları, öncelikle kuş, arı ve karıncalar için mükemmel yuvalar olarak iş görürler, Yapraklı ağaçlardan oluşan bir bölgede 50 kuş türü yaşar.

25 metre boyundaki bir kayın ağacı saatte 1,5 kg. oksijen üretir. 100 yaşındaki bir kayın saatte 40 kişinin çıkardığı karbondioksiti yok eder. 4 000 metrekarelik ağaçlık alan, bir yılda 18 kişiye yetecek kadar oksijen üretir.

Suyun az bulunduğu alanlarda, ağaç gölgeleri buharlaşmayı yavaşlatır. Daha yeni ekilmiş bir ağaç bile haftada en fazla 55 litre suya ihtiyaç duyar ve bu suyu yer altı suyu olarak doğaya geri bırakır.

Tepe ve dere kıyılarındaki ağaçlar toprağın yüzey akışını azaltır ve toprağı bir arada tutar. 100 yaşındaki bir kayın yılda 30 000 litre su çeker ve erozyonu önler.

İklim değişikliğinin en önemli sebebi, yok edilen yağmur ormanları ve fosil yakıt kullanımı sonucunda ortaya çıkın aşırı miktardaki sera gazıdır. Yeryüzüne güneşten gelen ısı toprak tarafından yansıtıldıktan sonra bu gaz kütlelerinin içerisinde sıkışarak atmosferdeki ısının kalıcı olarak artmasına sebep olur. En çok bilinen sera gazı ise karbondioksittir (CO2). Ağaçlar, karbondioksiti alıp, içerisindeki karbonu emdikten sonra kalan oksijeni atmosfere bırakırlar. 1 000 metrekarelik ağaçlık alanın emdiği karbon miktarı, arabanızı 10 000 km. kullandığınızda yaydığınız karbondioksit miktarına eşittir.

Ağaçlar atmosferdeki kötü koku ile amonyak, nitrojen dioksit, sülfür dioksit ve ozon gibi havayı kirleten gazları emer, kabuk ve yaprakları yoluyla havadaki partikülleri filtrelerler.

Ormanlar yazın ısıyı 5-8 derece düşürür, kışın 1-3 derece yükseltir. Nemi sabit tutar. 1 hektar ladin ormanı 32 ton, 1 hektar kayın ormanı 68 ton, 1 hektar çam ormanı ise 40 ton toz emer. Ormanlar, ağaçsız bir alandan 8 kat fazla humus üretir.

Ağaç kökleri toprağın metrelerce altına uzanır ve toprağı bir arada tutar. Yerleşim yerlerine yakın dikilen ağaçlar toprağı tutarak depremin oluşturacağı hasarı azaltır. Bunların her biri  bize ağaçların muhteşem tasarımını göstermektedir.

Ağaçlar bunları niçin yapıyorlar?

Ağaçlar bütün bunları yaparken meyvelerini, dallarını, hayatlarını, gölgelerini paylaşırken hiçbir karşılık beklemiyorlar, hep veriyorlar. Renk, dil, din, insan, hayvan türü ayırımı yapmıyorlar, herkesi kucaklıyorlar. Özü, mayası olan su gibi herkese nötr davranıyorlar, eşit mesafe koyuyorlar.  Meyvelerini paylaşırken hiç hesap sormuyorlar, bir bedel istemiyorlar. Kendisini mekan olarak seçen hiçbir canlıya kimlik, pasaport sormuyorlar.

Bu kadar verici olan ağaç, meyvesiyle, yaprağıyla, yeşilliğiyle, gölgesiyle cana can katıyor.

Dinlenmek isteyen her türlü canlıya gölgesinde huzur sunuyor, onların barınağı, gölgeliği ve dinlenme alanı oluyor. Kendisi keman, kardeş rüzgar yay olup dallarının salınımı, yapraklarının hışırtısı ile muhteşem senfoni sunuyor. Ağaçlar, yapraklarıyla rüzgârla birlikte dillendirdikleri sesleriyle melodi oluyor, huzur dağıtıyor canlılara. Yapraklarının yeşillikleriyle, görsel zenginliği ve bütünlüğüyle tazeliyor gönülleri, huzur veriyor gözlere, gönüllere…Keyif veriyor yaşam alanlarına ve dünyaya.

Ya Akıllı binalarımız? Kimler girebiliyor bu binalara?

Onlardan istifade etmek için nasıl bir bedel ödemeliyiz acaba?

Ağaçlar insanları, canlıları çok seviyor, onlara hizmet ediyor. Belki de programlarına, DNA’larına böyle bir sevgi koyulmuş desek daha doğru olacak. Karbondioksit’i alıyor, canlıların ihtiyacı olan oksijeni veriyor. Hatta meyveleri olgunlaştığında, büyüdüğünde dallarını aşağıya doğru sarktırıyor ki insanlar daha kolay ulaşabilsin.

Ağaçlar kışın uykuya yatar, elbiselerini değiştirir, yazın ise tekrar yeşil elbiselerini giyerler. Kainattaki değişikliklere, mevsimlere uyum sağlarlar.

Meyvesiyle, yaprağıyla, gölgesiyle, oksijeniyle hep veriyor, canlılara yardımcı oluyor. Yetmedi gövdesiyle kağıt oluyor, kibrit oluyor, sunta oluyor.  Daha neler neler…Hatta yaşlandığında, kesildiğinde de yine yakacak olarak işe yarıyor, hiiiiç boşa gitmiyor. Sonbaharda dökülen yaprakları mükemmel bir gübreye dönüşüyor. Yani dirisi de, ölüsü de işe yarıyor, evrenin hayrına çalışıyor, hiçbir zaman atık oluşturmuyor.

Tüm bunları yaparken dışarıdan yardım almıyor, yakıt kullanmıyor, enerji harcamıyor, katı, gaz vb. atık üretmiyor. Enerji gideri yok. Bilakis temizliyorlar, olumlu katkıları oluyor.

Ağaçlara sahip olmak için çok büyük yatırım gerekmiyor. Bir tohum yeterli. Tohum içinde gizli olan program ile önce köklerini toprağa salıyor, toprakla, suyla, güneş ile buluşuyor, kocaman fidan oluyor, büyüyor dal salıyor, kocaman bir ağaç oluyor, yaprakları, meyveleri oluyor.

Aslında ağaçta sanki asıl özü, mayası olan su’dan gelen pek çok özelliği görüyoruz. Su’daki mükemmel tasarımcı farkı aynen ağaçta da görülüyor değil mi? Ağaç aynen su gibi kainatın pek çok karesiyle, unsuruyla bütünleşip, iletişime geçip onlarla alışveriş, yardımlaşma içerisinde.

Bize bu kadar şefkat gösteren ağaçların, doğanın da ilgi ve şefkat görmeye hakkı yok mu sizce?

Aynı şekilde özü su olan, suyun ete, kemiğe bürünmüş şekli insanoğlu olarak biz ağaçtan esin alabilir miyiz acaba? Biz de onun gibi ayırım yapmaksızın tüm canlılara Hz. Mevlana gibi kucağımızı açabilir miyiz? Yunus Emre gibi herkese hoşgörüyle, sevgiyle, muhabbetle,kardeşçe yaklaşabilir miyiz acaba?

Tüm işaretler bize bu olayların arkasında bizi seven, bizi bilen yaratıcımız Cenab-ı Allah’ı (cc) gösteriyor değil mi? Ağaçların bunları kendi başına düşünmesi, bizi, kuşları, toprak içinde suyu, mineralleri tanıması mümkün müdür?

Üzerinde durulduğunda bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Aslında ağaçlarda, akıllı binalarda gerçekten önemli görevler yapıyorlar, insana hizmet ediyorlar. Her ikisi de gücünü temellerinden, köklerinden alıyorlar, besleniyorlar. Her ikisi de insanlara, canlılara büyük hizmetlerde bulunuyorlar. Her ikisi de canlılara evdir, ocaktır, birleştiren, bütünleyen unsurlardır. Ağaçlar hayvanların yuvalarını yaparak nesillerini devam ettirdikleri en önemli mekânlardır.  Onları çıkardığınızda geride fazla bir şey kalmıyor asında hayatta.

Gelin bizi bu kadar seven, şefkatli ve maharetli, mütevazı, üstün tasarım ürünü olan ağaçlara dost, kardeş elimizi uzatalım. Düşünelim, aslında onlarda bizim gibi su’dan yaratıldı. Özümüz, mayamız ağaçlarla aynı. Yani bir ölçüde onlar bizim su kardeşlerimiz. Ağacı, doğayı yeniden anlayalım, anlamlandıralım. Sarılalım onlara, enerji alalım, sevgi verelim onlara, dost olalım onlarla….

Mahallemizde, çevremizde, köyümüzde susuz kalmış, hastalanmış, bakıma muhtaç bir ağacı evlatlık edinelim. Kırılmış dalını kaldıralım, yarasına toprağı sürerek ilaç olalım. Onun bakımını üstlenelim, canlandıralım, hayata tutunmasına ve gerçek performansına ulaşmasına yardımcı olalım.

Yediğimiz meyvelerin çekirdeklerini, tohumlarını çöpe atmayarak bir şekilde toprakla buluşturalım. Unutmayalım ki, her bir çekirdek, her bir tohum bir ağaç taşıyor içinde. Böyle yaparsak umulur ki, bir suyun gövdeye, yaprağa, meyveye bürünmüş şekli olan ağaçlar ve doğa kendilerine uzatılan bu kardeş elini boş çevirmeyecek, bize en güzeliyle hizmet edecektir. Ayrıca bu halimizle kâinatın olumlu enerjisine vereceğimiz katkı sonucunda inanıyorum ki ihtiyaç hissettiğimizde, aciz kaldığımızda birileri de bizim elimizden tutacaktır…

Gelelim en başta sorduğumuz soruya. Burada konuşulanları ve genişletilebilecek daha pek çok konuyu göz önüne aldığımızda sizce akıllı binalar mı, ağaçlar mı daha akıllı ve daha?

Hangisinde daha mükemmel bir mühendislik tasarımı var ve hangisinin otomasyon sistemi daha iyi işliyor acaba sizce? Sağlıcakla, muhabbetle ve doğayla kalınız…

Recep Ali Topçu | Adell Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş.|Yön.Kur.Bşk.

BAHÇEDE SU TASARRUF YÖNTEMLERİ

BAHÇEDE SU TASARRUF YÖNTEMLERİ:

Türk toplumu olarak geçmiş yıllardan beri bahçeyi, ağacı, çiçeği severiz.

Dolayısıyla bir bahçe sahibi olmak, toprakla, suyla uğraşmak isteriz.

Bahçemiz olmaz ise balkonumu bahçe haline dönüştürürüz.

Aşağıdaki yöntemleri kullanarak ve sizin geliştireceğiniz ilave yöntemleri kullanarak bahçelerimizde su sarfiyatını azaltabilirsiniz:

 Kapıların önü suyla yıkanmamalı, temizlik için çalı vb. süpürgeler kullanılmalıdır.

  • Bahçenizi sulamak için, buharlaşmanın az olduğu sabah ya da akşamüstü saatleri tercih edilmelidir. Rüzgarlı günlerde sulama yapılmamalıdır.  Sulama sadece ihtiyaç olduğunda yapılmalıdır. Bunun için hava durumu sürekli takip edilmeli ve yağış beklediğinde sulama yapılmamalıdır.
  • Yanlış ve aşırı sulama susuzluktan daha fazla bitkileri öldürür. Aşırılı sulama, toprağın çoraklaşmasına ve yer altı sularının kirlenmesine de neden olur. Ayrı salma, gölledirme, karık ve yağmurlama gibi yüzey sulama metodları kullanıldığında, suyunyaklaşırık olarak yarısı buharlaşarak kaybolur. Tuzlanmaya sebep olur. Su toprağın kurak yüzeyinden buharlaşıp uçtukça geride tuz kalır. Tuzlanma, toprakta tuzun birikmesi ve sonunda tuz miktarının bitkiler açısından zehirli düzeye ulaşması anlamına gelir.
  • Ağaçların dipleri yaprak, talaş vb. şeyler ile örtülerek su kaybı önlenebilir. Haftada en fazla bir veya iki kez sulama yapın ve suyun bitlerin köklerine inmesine fırsat verin.Sık sulama bitkilerin kısa kökler geliştirmesine nerden olur ve kısa köklü bitkiler kuraklığa dayanıklı değildir.  Suyu emebildiği hızda toprağa verilmelidir. Fazla gübrede bitkilerin suya olan ihtiyacını arttırır.
  • Yaşadığınız yerin iklimine uygun, daha az su ve daha az bakım ile büyüyebilen yerli bitkiler ekilmelidir.
  • Yağmur ve kar suyu biriktirmek için tesisat yapılmamışsa, su tankları ve oda mümkün değilse yağmur veya kar yağdığında kovalara, leğenlere su biriktirebilirsiniz. Yağmur suyu araba yıkamak, bahçe sulamak ve temizlik yapmak için kullanılabilir.
  • Çimeninizi kesmek: Çimenleri çok kısa kesmekten kaçının ve çimen kesiklerini, nemi yerde korumak üzere koruyucu tabaka olarak kullanın.
  • Verimli şekilde sulamak: Sadece ihtiyaç duyulan yerleri sulamak için süzgeç veya hortumun ucuna takılan tetikli püskürtücüler kullanın.
  • Çatı suları kadar bahçemizin yüzey sularıda önemlidir. Büyük bahçeye sahipsek çatılarla birlikte bahçe yüzey yani bahçemize düşen yağmur ve kar sularını da toplayacağımız bir depo yaparsak çok daha faydalı olacaktır. Özellikle villa tipi evlerde evin alanı 200 m2. Ancak bahçesi 1000-5000 m2 olduğunu düşünün. Yüzey suları çatı sularından çok daha fazla olacaktır.
  • Bitkiler ve ağaçlar yağmur suyunu klorlu şebeke suyundan daha çok seveceklerdir.
  • Bahçe sulamada otomatik sulama sistemleri kullanılmalıdır.
  • Delik hortumlar onarılmalıdır.
  • Çevrenizdeki zayıf, küçük, korumaya ihtiyacı olan bir ağacı evlatlık edinin.
  • Varsa kendi bahçenize, evinizin etrafına veya komşularınız ile birlikte yerel yönetimlere başvurarak yollara, vb. boş yerlere ağaç dikiniz. Ağaçlar havadaki karbonu alıp oksijeni verirken aynı zamanda kışın rüzgarı kesip bularlaşma ile olan soğumayı önleyip evlerimizin ısıtma faturasını, yazın ise gölge yaparak soğutma ihtiyacını azaltıp enerji faturası ve dolayısı ile fosil yakıtı kullanımını azaltabilir.
  • Kar yağdığında su kuyusu olanlar su kuyularını ağzına kadar kar doldurmalı, yer altı suyunu beslemelidir.
  • Fazla suya ihtiyacı olmayan bitkiler ve ağaçlar tercih edilmelidir.
  • Gerek kişisel ve gerekse aile olarak tasarrufa dayalı değerlere dayalı geleceğin kurulması, inşa edilmesi adına büyük insani hareketin bir parçası olma iradesi, inancı ve çabası içerisinde olmalıyız. Hep birlikte gelin su israfına son verelim.
  • Beslenme alışkanlıklarımıza biraz daha dikkat etmemiz bile doğa açısından olumlu değişikliklere yol açacaktır.
  • İçme suyu dışındaki suları birkaç kez kullanmaya çalışın. Sebze ve meyve yıkadığınız suyla çiçekleri ve bahçeleri sulayabilir, temizlik yapabilirsiniz.
  • Evde kullanılan temizlik malzemeleri, atık sularla birlikte nehirlere karışır. İçinde fosfat bulunmayan ve suda ayrışabilen temizlik ürünlerini kullanın.

 

Recep Ali Topçu | Adell Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş. | Yön.Kur.Bşk.

Kütüphanemiz meraklısını bekliyor



Adell Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş olarak bizde fabrikamızda kütüphane oluşturduk, tüm çalışanlarımızla birlikte okuyoruz. Aynı zamanda arkadaşlarımız kitap özetlerini çıkarıyor ve “Gelişim ve Paylaşım Toplantılarında” sunum yapıyorlar. Bu toplantılara akademisyenleri, iş adamlarını davet ediyor, hayat hikayelerini, motivasyon kaynakları ve yolculuk anılarını dinliyoruz.Hepimiz için güzel bir gelişim aracı oluyur. Kitap insanları yeni limanlara ve dünyalara açıyor. İyiki varsınız kitaplar. İyi ki varsınız yazarlar…İyi ki varsınız kitapları satın alarak onları yazanlara, emekçilere destek verenlere…Sağ olunuz, sağlıcakla kalınız

Hepimiz Duru Bir Su Damlasıyız



Söylemek istediğimiz; bu eserlerle insanlığı insanlarla yeniden buluşturmak.“ diyen Recep Ali Topçu, Adell markasının öyküsünü ve Su Kültürü Müzesi’ne giden yolun bir hayalle ve atılan bir adımla başladığını yaptığımız keyifli röportajımızda sevgiyle anlattı.

Adell marka öyküsünü sizden dinleyebilir miyiz?

Adell, Almanca bir tabir olan güçlü, asil anlamına gelmektedir. Adell markası ilk olarak 1981 yılında Bursa’da kuruldu. Kurulan şirketimizin devamlılığı halinde 1900’lerde tescil edilmiş markadır. İnşaat, tesisat, sıhhi tesisat alanında üretim, dağıtım yapan tanınmış marka olabilme seviyesini yakalayan bir markadır. Babam Ardahan Posof taş ustasıdır. Bir kız seviyor ve askerden döndüğünde, onun başkasıyla evlendiğini duyuyor. Bunun üzerine memleketi terk ediyor. Yolu Amerikalılarla kesiştiğinde, onlarla havaalanı yapımına başlıyor. Adana, Balıkesir Havaalanı gibi… Kendini bu deneyimler ile yetiştiriyor ve bizi de büyütürken bu şekilde yetiştiriyor. Babam, bana güvendi. Ben de çocuklarıma…

Ve böylece şuanda da yolculuk devam ediyor.

Okumaya devam et

Suya gönül vermiş bir şirket

07 Nisan 2014, Pazartesi 15:38

Adell Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Recep Ali Topçu: Armatür ve vana modellerimizle su kullanımında 10 yıl öncesine göre yüzde 50 tasarruf sağlıyoruz. Yapı sektörünün olmazsa olmaz ürün sağlayıcısı armatür ve vana üretim firmalarından Adell Armatür’ün Yönetim Kurulu Başkanı Recep Ali Topçu ile sektörü ve Adell Armatürü konuştuk. Okumaya devam et

Gönül Dünyamızın Vazgeçilmezi Su…

GÖNÜL DÜNYAMIZIN VAZGEÇİLMEZİ SU…

Su yüce yaratıcımız tarafından biz dünya misafirleri için göndermiş olduğu en büyük nimetlerdin biri olarak gerek biyolojik yaşamımız ve gerekse gönül dünyamız için vazgeçilmez bir yaşam kaynağıdır. Su insanlar için olduğu gibi tüm canlılar, hayvanlar ve bitkiler içinde vazgeçilmezdir.

Özellikle su insanoğlu için bambaşka şeyleri çağrıştırır. Tarih boyunca insanoğlu ve su birlikte yolculuk yapmıştır. Şehirlerimiz su kenarlarında kurulmuştur, ekonomik ve sosyal gelişmeler hep suyla mümkün olmuştur. İnsan açlığa kırk gün dayanabildiği halde susuzluğa ancak üç gün dayanabiliyor. Aynı şekilde hayvanlarında, bitkilerinde suya hasrete dayanabileceği süreler çok sınırlı. Çünkü su tazelik, yaşam ve süreklilik kaynağıdır.  Su yaşlık ve canlılık demektir. Kuruyan ağaç ölüyor. Aynen insanda yaşlandıkça içindeki su azalır, kuruma süreci devam eder. Nihayetinde suyu, yaşlığı, canlığı bittiğinde ölüm gelir. Canlılığını, sıcaklığını kaybeder insan ölümle birlikte. Sertleşir ve katılaşır. Demek ki su aynı zamanda sıcaklığın, esnekliğin ve canlılığın kaynağı.

Dolayısıyla su’yu tanıdıkça daha çok sevecek, ilişkimizi güçlendirebileceğiz. Yeşeren sevgi çevremizdeki eşyaya, hayvanlara ve insanlara yansıyacak daha mutlu ilişkiler kurabileceğiz. Dünyanın geleceğinin barış, ortak yaşam kültürü, sevgi, hoşgörü, dayanışma, paylaşma gibi güzel değerler üzerine inşa edilmesindeki sorumluluğumuzu yerine getirmiş olacağız. Düşünce adamı Kung Fu’un dediği gibi nasıl ki ağaçlarlardan oluşan bir orman, kökleriyle toprağı sımsıkı tutuyor, havayı temizliyor ve gökten yağmuru yere çekiyor aynı şekilde tek tek iyi insanlardan oluşmuş insanlık ormanı’da bastığımız zemini sağlam tutacak, toplumsal atmosferi temizleyecek ve Yüce Yaratıcımızın rahmetini gökten yere indirecektir.

Konutlarımızla mutlu olan ailelerimizi bir de su sevgisiyle buluşturabilirsek mutlu dünyalarına bir mutluluk daha katacağız. Canlarına can, gönüllerini mutluluk katacağız. Suyu sevdiğimiz ölçüde gönül dünyamızda rahatlayacak, mutlu olacaktır.

Su biyolojik hayatımız için gerekli olduğu kadar, gönül dünyamız ve ruh âlemimiz için vazgeçilmez. Dolayısıyla suyla iletişimimizin kalitesi, büyük ölçüde hayatımızın kalitesinin oluşmasında en önemli unsurlardan biridir.

Suyumuzu, havamızı, toprağımızı, diğer canlılarla paylaştığımız dünyamızı geleceğe taşımak için hep birlikte çalışmaya ihtiyacımız var. Tüm canlıların birlikte yaşayabileceğimiz, imkânlarını paylaşabileceğimiz sadece bir dünyamız var…Sürdürülebilir yaşam için paylaşmak esastır.

Bu vesileyle şanlı tarihimizden günümüze gelen eşsiz su kültürü eserlerimizi  www.ab-ihayatsergisi.com adresinde ziyaret edebilirsiniz. Ayrıca tüm su dostlarını, İstanbul İkitelli’de bulunan genel müdürlük bünyemizde bulunan daimi Su Kültürü sergimizi bireysel olarak, gruplar olarak ziyaret etmeye davet ediyorum.

Başlangıçlar önemlidir. Sonuçlar, gelişmeler başlangıçların içerisinde gizlidir. Bu ilk yazımızla yapmış olduğumuz başlangıç umarım hepimize güzellikler sağlar, bakış açımızı genişleterek karanlık noktalarımızı biraz da olsa azaltır. Su, enerji, insanlar, canlılar, eşyalar velhasıl çevremizdeki her şeyi hatta kendimizi daha iyi tanımamıza, sevgimizi çoğaltmamıza ve ilişkimizi güçlendirmemize vesile olur. İnsan bildiğine dost, bilmediğine düşmandır sözü çok güzel ifade ediyor faydalı bilginin, öğrenmenin önemini. Biz insanlar öğrendiklerimizin yüzde 80’ini okuyarak öğreniyoruz.

Zaman zaman sizlerle buluşmaktan, kalbimizin terennümlerinizi sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyacağım. Beslenme çantasında su’ya, hayata, dostluğa, kişisel gelişime, mutluluğa, değerlerimize ve benzeri konulara ait hoşunuza gideceğini umduğum güzel şeyler bulacaksınız.

Gönül tarlanızın suyu olan sevginiz daim olsun. Yolunuz açık, ışığınız bol olsun.

Su gibi duru, su gibi coşkulu ve su gibi aziz olunuz.

RECEP ALİ TOPÇU – ADELL Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş. | Yön.Kur.Bşk.