Etiket arşivi: Hayat

avatar

BİR DAMLA SU’DAKİ YÜCE SANAT

BİR DAMLA SU’DAKİ YÜCE SANAT

Bir damla su bize ne anlatır?  Ona fizik, kimya ve biyolojinin ötesinde derinlemesine baktığımızda hangi sırları keşfedebiliriz? Her şey, canlılık bir damla suyla başlıyor, suyumuzun çekilmesiyle kurumalar ve başka bir aleme yolculuk başlıyor. Şöyle bir kendimize bakalım, özümüzü, mayamızı araştıralım, tefekkür pencereleri açalım. Kendimizi tanımaya, özümüzü keşfetmeye, aydınlanmaya ve özümüzle dost olmaya birlikte yolculuk yapalım. Bir damla suyu, ondaki yüce sanatı, mükemmel tasarımı ve onun serüvenini anlamaya, anlamlandırmaya gayret edelim. Ne dersiniz?

Bu yolculukta ayet-i kerimeler, hadis-i şerifler ve pek çok ilmi tespitler, mutasavvıfların yaklaşımları, Anadolu insanının ilim ve irfanı bize yol göstermekte, ışık tutmaktadır.  Mahiyetimizi öğrenmek hayatımıza ayrı bir zenginlik, ayrı anlam katacak ve yaşamı anlamlandırmamıza yardımcı olacaktır. Nereden, neden geldiğimizi öğrendiğimizde hayatımızı daha iyi anlayacak ve geleceğe, ufka daha emin adımlarla yol alabileceğiz.

Geleceğimizi daha sağlam temeller üzerine inşa edebilmek için insan kendini görmeli, tanımalı, doğumu ile ölümü arasındaki sokakta yürüyüş serüvenini, yaratılışındaki sanatının harikalığını düşünmeye çabalamalıdır.

Biz neyiz, neden yaratıldık, nereden ve nasıl geldik buraya, nereye gidiyoruz acaba?

Yunus Emre’nin aşağıdaki dizelerinde dile gelen “kendini bilmek” deyimi bizi özümüzü, mayamızı aramaya yönlendirmektedir.

İlim ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir,

Sen kendini bilmezsen,

Bu nice okumaktır.

Cenab-ı Hakk’ın kudretine ve büyüklüğüne işaret eden en açık işaretlerden biri insanın bizzat kendisidir aslında. Çünkü insan küçük bir dünya, dünya ise kocaman bir insandır. İnsan, bütün ömrü boyunca kendi hayret verici hallerini düşünse, belki harikulade varlığının pek azını anlayabilir. Oysa bizler genel itibariyle bundan habersiziz. Hızla tüketen dünyada düşünmek, tefekkür etmek gibi çok önemli becerileri unuttuk, unutturulduk.

Halbuki Hak Teala, kişinin kendisi üzerinde tefekkürünü emreder ve “Kendi içinizde Allah’ın varlığına nice deliller vardır, hala görmeyecek misiniz? “ (Zariyat 51/21) buyurur.

Allah Teala (cc), yine pek çok ayet-i kerimede “düşünmez misiniz?”görmez misiniz” “düşünüp ibret almaz mısınız?” diye buyurmaktadır. Bu yüzden tefekkür büyük bir ibadettir.

Tefekkür, olmayan bir şeyi hayal etmek değil, varlıklardaki manayı görmektir. Cenab-ı Hakkın eşyadaki tecellilerini görmeye ve onlardaki hikmeti anlamaya çalışmaktır.

Nimeti kabullenmek, ona saygı duymak, o nimetin içinde onu vereni görmeye, hissetmeye çabalamak, tefekkür pencereleri açmak ve her güzellikte “Subhanallah, sen ne büyüksün Ya Rab” diyerek heyecan duymak, farkındalığımızı arttırmak ve bu heyecan keşfine diğer insanları davet etmek ne güzeldir. Bunu yapabilen insanlar perdede, sebeplerde takılıp kalmayarak hakikate ulaşabilmekte dünya ve ebedi hayatlarını düzene sokmakta başarılı olabilmektedirler.

Bunun için geçmişte konaklarda tefekkür odaları yapılır, penceresi olmayan bu mekanlarda sadece gökyüzünü gösteren pencereler olurdu. İçerisinde hayatı, varlıklardaki manayı, Hakkı ve hakikati anlamaya ve anlamlandırmaya yönelik çalışmalar, farkındalığı arttırıcı tefekkür pencereleri açılırdı.

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de Enbiya suresindeki “Canlı olan her şeyi sudan yarattık”  ayet-i kerimesi ile canlılığın kaynağının su olduğunu, canlı olan insanların, hayvanların, ağaçların tamamının su’dan yaratıldığını öğreniyoruz. O zaman su’yu daha yakından ve detaylı tanımamız, onun ruhunu, özünü anlamamız, hayatı, kendimizi tanımamızı, hissetmemizi sağlayacaktır.

Bunun için suya can gözüyle bakmak, can kulağıyla onu ve onu anlatanları dinlemek, suyun H2O elbisesi görünen iki boyutlu yüzünün gerisindeki, derinindeki çok boyutlu yapısına, ruhuna bakmamız gerekiyor.

Suyun her molekülünde Yüce Yaratıcımızın Hay isminin yansımasını, sanatının sanatkârlığını, görüyoruz. Pek çok yönüyle fizik kuralarına uymayan, kimyayı takmayan, içeceklerin efendisi suyun mahiyetini, Allah’ü Teala öyle bir anatomi, fizyolojik yapıyla yaratmış ki, kendisinden beklenilenleri yerine getirebilmektedir. Bir ateş, biri barut olan Hidrojen ve oksijen molekülleri birleşerek ruhu olan mucize bir nimete dönüşüyor. Onu çıkardığınızda kainatta canlılık adına bir şey kalmıyor.

O zaman hayatı bir damla su olarak dünya okyanusunda yol almaya benzetebiliriz değil mi? Bir damla suyun dünyaya gelişi ile buradan ayrılışı serüvenine de ömür diyebiliriz.

Suyun, canlı olarak değil de normal su olarak hayat serüveni de, döngüsü de buna benzerdir.  Bulutlardan bir damla olarak düşer yeryüzüne. Sonra ya denizlere, yada toprağın derinlerine sürer yolculuğu. Daha sonra buharlaşır, tekrar semaya yükselir.

Anne rahmine sevgiyle düşen bu küçük damla nesilden nesile aktarılan tüm DNA kodlarımı, genlerimi taşıyacak ve benim gelecekte alacağım şeklimin sırrını taşıyacaktı.

İnsanlar ve hayvanlar olarak her birimiz, bir damla su olarak bu aleme geldik, ilk adımımızı attık. Aynen bir yağmur damlası gibi yüzde 100 su olarak düştük ana rahmimize.  Anne rahmine sevgiyle düşen bu küçük damla nesilden nesile aktarılan tüm DNA kodlarımı, genlerimi taşıyacak ve benim gelecekte alacağım şeklimin sırrını taşıyacaktı. Sonra ruh, beden yüklendik, ete kemiğe büründük, yol aldık, cenin olduk su oranımız yüzde 85’e düştü. Anne rahmindeki hayat yolculuğumuz belli bir süre sonra tamamlanınca oradaki ölümümüz gerçekleşti ve bu dünyaya teşrifimizle devam etti. Sur oranımız yüzde 70-80’lere düştü.

Bebek olduk, gelişimizle dünyamızdaki bizi bekleyenleri sevindirdik, mutlu ettik, altın topları olduk onların.

Geliştik genç olduk, sonra habire aktık ve aktık. Sonra yetişmiş, sonra ihtiyar olduk.

Zaman içerisinde suyumuz çekilmeye başladı, hücrelerimizdeki sular azaldı, su oranımız yüzde 50’lere inmeye başladı. Yani dallara giden sular, yaprağa ulaşan sular yavaş yavaş azaldı.

Bu dünyadan gidiş vakti geldiğinde ise suyumuz çekilecek ve başka alemlere yol almak üzere yine su ile temizlenerek yolumuza devam edeceğiz, ebedi aleme uzanacağız.

Bir damla su olarak başladığımız hayat yolculuğumuzun sonunda ise çatlağımızı bulacağız.

Onun için geçmişte Anadolu’da ecdadımız ölen insan için bugün kullanmakta olduğumuz “öldü” tabiri yerine “su çatlağını buldu” derlermiş. O halde hayatı “çatlağımızı bulma yolcuğu” ndan ibarettir diye ifade edebiliriz diyebiliriz değil mi?

Şöyle kenara çekilip düşünce aleminde, bir tefekkür penceresi açıp geriye baktığımızda her birimiz bir damla su idik. Bir damla sudan şu andaki halimize ulaşmak ise ne kadar büyük bir gelişme, ne kadar büyük bir eser ve o ölçekte de harika bir sanat değil mi?

Bir ara tatlı, yumuşacık küçük bir civcivi elime aldım ve ona dedim ki ”Ey civciv, sen ne güzel yaratılmışsın. Bir ay önce ben seni bir yumurta olarak yiyecektim ve benim mideme inecektin. Ya şimdi? Nasıl oldu da bu hale ulaştın. Bana bir anlatır mısın? Bu ayakların, bu tüylerin ve üzerinde bin bir desenler, bu güzel gözlerin, bu tırnakların… her biri harika. Dışarıdan hiçbir müdahale olmadan, hiçbir ilave malzeme girişi yapılmadan, yoktan nasıl var oldun? Ya bu sesin, bir kabuk içerisinde, kim yarattı, bu şekile getirdi seni?” Civciv bana hayalen “Beni yaratan o kadar büyük, o kadar güçlü ki. Önce annemden yumurta olarak doğdum. Sonra annem bine sıcacık altında 30 gün bir sağa, bir sola çevirdi durdu. Bir sıvıdan oluşmuştum, kabuğumun içinde bana et, kemik, tüy, tırnak, göz hepsini O verdi, O yoktan yarattı beni” cevabı verdi. Elimden fırlayarak, koşarak annesinin sıcacık kucağına kondu.

O ki Yaratan O’dur, ona can kurban. Her yaratılan seviliyor Yaratan’dan ötürü.

Bir yumurtadan bir civcivi yaratan Allah (cc) beni de bir damla sudan yaratmıştı. Ve durmadan binlerce insan, binlerce hayvan, binlerce ağaç her birisini özgün olarak, birbirinin aynısı olmayarak, ayrı tasarımda yaratmaya devam ediyor. Her saniye 300/350 kişi dünyamıza teşrif ederken, bir o kadar insanda ebedi alama yelken açıyor, çatlağını buluyor. Yoluna, yolculuğuna devam ediyor, düşüyor toprağa tekrar yeşermek üzere.

İnsan kendine bir baksa akıllara durgunluk verecek şeyler görür. Bütün bunlar, canlılar yani her birimiz yüce Allah’ın bir damla sudaki yüce sanatıyız.

Bir damla sudaki yüce sanat, bize eserin, sanatın harikalığını ve sanatçısını, müessirini, yüce yaratıcımızı (cc) işaret ediyor.

Bir damla suyun dünyaya gelişi ile buradan ayrılışı serüvenine de hayat diyebiliriz değil mi?

O’nun hatırına büyük ailemizin birer ferdi olarak hepsini derin bir saygıyla selamlarız tüm yaratılmışları, su’dan yaratılmış tüm su kardeşlerimizi. Onları severiz, onları yaratan Yaratıcımızı da severiz. Suyun bir damlasını israf etmeyeceğimiz gibi, sudan yaratılmış su canlıları da bir ölçüde kardeş olarak kabul eder, bağrımıza basarız.

Bir damla sudaki yüce sanatı, onun yolculuğunu anlamaya, anlamlandırmaya çalışmak bizleri evrensel değerlere yüceltecek, hakikate ulaşmamıza vesile olacaktır.

Adell Armatür şirketimizin İstanbul-İkitelli OSB’ndeki genel müdürlük binasında bulunan tematik su Ab-ı Hayat Su Medeniyet Müzesini gezmeye, “çatlağımızı bulma ve su kardeşliği” temalarını asırlık eserler üzerinde içselleştirmeye davet ediyoruz. Keyif alacağınıza, seveceğinize inanıyoruz.

(http://www.adell.com/blogs/blog/tagged/su-medeniyeti-muzesi)

Su gibi duru, su gibi coşkulu ve su gibi coşkulu olunuz. Hoşça bakınız zatınıza ve su kardeşlerinize.

Recep Ali Topçu | Adell Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş. | Yön. Kur. Bşk.

MardinHayatCesmesi1

MARDİN HAYAT ÇEŞMESİ VE HAYATI ANLAMAK

MARDİN KASİMİYE MEDRESİSİNDEKİ HAYAT ÇEŞMESİ VE HAYATI ANLAMAK

Su çatlağını buldu.

Hayat çatlağını bulma yolculuğudur.

Nasıl ki her nehir kendi yatağını kendi çizer; taşlık bölgeye gelir çağlayan olur, kumsal bölgeye gelir erir, dik yamaçta şelale olur, halden hale girer, yoluna devam eder. İnsan da öyle. Çocukluktan gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder.

Dünya nasıl geçici ise içinde bulunan bütün canlılar da geçicidir, ölümlüdür. Nereden gelip, nereye gittiğini bilen inan, dünyayı yolculuğun bir molası olarak görür.

Biz bu dünyaya mal biriktirmek için gelmedik. Her yolcunun çantası vardır, çantadaki eşyalar yolcuyla mütenasiptir. Ahirete giden yolcunun çantasında sevaplar çoksa götürdüğü bu hediyeye karşılık ona saadet-i ebediye verilir.

Dünya bir misafirhane gibidir. Biz bazen bunu, dünyanın gelip geçici olduğunu unutur, dünyaya bir imtihan için gönderildiğimizi unutur, kendimizi dünyaya kaptırıveririz. Nefsimiz, menfaatimiz, makamımız, çevremiz, evlad-ü iyalimiz bize bu vazifeyi unutturabilir.

Suyun Dili Olsa…

Mardin’in tarihi yapılarının en büyüklerinden olan Kasımiye Medresesi, aktif olduğu dönemde pozitif bilimlerin öğretildiği bir eğitim merkezi olarak kullanılmış. Mardin genelinde olduğu gibi bu mimari yapıda da Artuklu etkisi oldukça belirgin.

İki katlı olarak inşa edilen medresenin avlusunda küçük bir havuz bulunuyor. Medresede eğitim öğretimin devam ettiği yıllarda, yıldızların havuz üzerindeki yansımasından faydalanılarak astronomi dersleri verilmiş. Halk arasında havuzu besleyen çeşmenin “Hayat Çeşmesi” olduğuna inanılıyor. Suyun çıkması ile birlikte hayat başlar, havuza giden yolda gençlik orta yaş ve yaşlılık dönemleri yaşanır. Havuzdan çıkan su Mezopotamya’ya dökülerek toprağa karışıyor. Yine özüne, toprağa dönüyor, onunla bütünleşiyor.

Hayat Mezopotamya Ovasına Akar

Su öylesine kutsal… Su doğumla özdeş… Her subaşında bir abide var. Burada anlatmışlar sözlerini insanlar… Su doğuyor hayat gibi. Akıyor…

Zaman içinde durmadan akıyor. Hayat da öyle değil mi? Hayat bir yerde sonlanıyor oysa su hep akıyor…

Mardin’deki medreseler kitap gibi anlatıyor geçmişi… Günümüzde de geçerli olan felsefi boyutu olan öyküler bunlar. Su doğuyor hayat gibi.

İnsan da su gibi başlıyor yaşama. Doğuyor, büyüyor. İnsan su gibi doğuyor ama insan ölümlü. Su devinim içinde… insanı da böyle mi betimlemiş Tanrı suyla özdeş kılarak…

Medreselerde hayat anlatılıyor su yardımıyla. Önce doğuyor çocukluk günlerini tamamlayıp havuza doluyor. Havuz yaşamı anlatıyor. Sonra havuzdan çıkıp gidiyor. Orası da ölüm… İnsan ölümlü… Ya su. Su dolanıp geliyor bir kez daha. İnsan da öyle. Oda yeniden geliyor dünyaya… Bu benzetmenin felsefi boyutuna bakmak gerekiyor.

Zinciriye Medresesi’nde, Kasımiye Medresesi’nde insan unutmasın diye şekille anlatılmış bunlar. Su medresenin içinde yaşamı anlatır biçimde düzene sokulmuş.

Hayat Mezopotamya ovasına akıtılmış. Ova olmazsa hayat olur mu? insanlar yaşamını bu deniz gibi ovadan sağlamış yıllarca. Yüksekten bakıp sevinmişler, böyle zengin ova için. Suya bakıp düşünmüşler ölümlü olduklarını. Dualar okunmuş suyun başında. Suyun başı ilim yuvası olmuş. Suyun karşısına geçip duygularını söylemiş insanlar. Yaşamın içinde ne varsa.

Aşklarını, en özel sözlerini subaşlarında terennüm etmişler birbirlerine. Cennet bahçeleri yapılmış bazen. Bazen de böyle medrese. Ancak hep sözlerini de söylemiş insanlar. Gelenler unutmasın diye. Hayat su gibi akıp gidiyor. “Unutmayın sonunda ölüm var” diyerek…

Bazen taşla söylemiş insan sözü, bazen suya anlattırmış diyeceklerini. Orada duruyor anlatılanlar, bakıp görmemiz için…

Hayatı Anlamak ve Anlamlandırmak

Hayat bize bahşedilen en büyük nimet, en değerli emanet ve şerefle bitirilmesi gereken en büyük değerdir. Hayatımız su gibi akıp gidiyor. Annemizden doğduğumuz andan itibaren hızla dünya hayatımızın sonu olan ölüme koşuyoruz. Her gün bize 24 altın hediye edilir ve bu hediyelerin toplamı ömrümüzü oluşturur.Her gün hayat inşaatımıza konmuş bir tuğladır. Çocukluk, yaşlılık gibi enerjinin yetmediği dönemler çıkarılırsa, güçlü ve sağlıklı yaşam çok daha kısa bir zaman aralığıdır. İnsanın, ölümü tatmayan canlının olmadığını da dikkate alırsak, o çok kısa ömre çok şey sığdırma eğilimini de anlayışla karşılamamız gerekir. Dolayısıyla bu değerimizi doğru anlamalı, anlamlandırmalı ve ona vermemiz gereken gerçek değerinin ve sorumluluğumuzun farkında olmalıyız. Okumaya devam et

Olgunlaşma Yolculuğunda Küçük Adımlar…. Işığa yürüyüş…

Olgunlaşma yolculuğunda küçük adımlar…Işığa yürüyüş…

Hayat, doğum ile ölüm arasındaki bir sokaktır. Bu sokak yürümek için trafik kurallarını, yol ve yöntem, yolun adabını bilmek bizleri başarılı kılacaktır. İnsan, bu yolculuk esnasında kendi iç ve dış âlemini bulduğundan daha güzel kılmaya çalışmalıdır. İnsanın temel görevlerinden biriside önce kendini, gönlünü, bulunduğu mekanı, ülkeyi ve dünyayı güzelleştirmektir.

 

Üstad Cemil Meriç bakın ne güzel tanımlamış ve anlamlandırmış olgunlaşmayı “Olgunlaşmak; kalbin daha hassas, kanın daha sıcak, zekânın daha işlek, ruhun daha huzurlu olması demektir.”

 

İnsan zayıf yaratılmış olup yaşam boyu, gelişme potansiyeli taşımaktadır. Dolayısıyla kendimizi terbiye edip olgunlaşmayı tercih etmeliyiz. Geldiğimiz hal ile yaşamak, gelişmemek ve öylece gitmek insana yakışmayan haldir.

 

Olgun ve kâmil bir insan olma serüveninde, yolculuğunda göz önünde bulunduracağımız hususlar vardır.Hepimizin hayatın birer acemisi olarak büyüklerimizin, başkalarının bulduğu, deneyimlediği bu yönetmeleri hayatımıza taşımalı, onları sindirmeli, içselleştirmeli ve hayatımızın bir parçası haline getirmeliyiz. Bu hususlar bizim huzurumuz, fiziki ve ruhsal sağlığımız, psikolojimiz, heyecanımız, geleceğimiz, dünyamız ve ukbamız açısından önemli olup, hepsinin olumlu gelişimine katkıları olacaktır. Temel görevlerimizin yanında aşağıdaki hususları hatırlamakta, hayatımıza katmakta, öğrenip, yaşamakta ve anlatmakta büyük faydalar elde edilecektir. Hayata, olaylara, insanlara, eşyaya, çevreye bakış açımız, yorumumuz, yüklediğimiz anlamımız değişecek rahatlayacak ve büyük bir kainatın parçası olarak ondaki ritme dahil olacağız. Aynen nehrin denizde ulaştığı birliğe, büyüklüğe, bütünlüğe ulaşmış olacağız inşallah. İnsan aslında her an daha doğruya, daha güzele doğru bir yürüyüş halinde olmalıdır. Her an taze ve canlı olmalıdır. Aynen kâinattaki gibi değişim, dönüşüm ve gelişim içinde olmalıdır. Güzel insanlardan, doğadan, çiçekten, böcekten, tavuktan, biyografilerden, başarılı insanlardan, başarı öykülerinden ilham almalıyız. Çınar ağacı gibi temiz kaynaklardan beslenmeliyiz ki, dayanıklılığımız, ömrümüz uzun olsun.

Her birimiz kendi kişiliğimizde, toplumdaki ilişkilerimizde insana yakışanı yaşamayı hedeflemeliyiz. İnsanlar içinde insanca yaşamak erdemine ulaşmalıyız.

Birer birer çıkacağız basamakları. Çok büyük sıçramaları hedeflemeye de gerek yok. Adım adım, basamak basamak çıkabiliriz bu mesafeyi. Pozitif yönlerimizi geliştirdikçe, negatif yönlerimiz aslında birer birer kaybolacaktır.

Işık yolcusunun hayatında aydınlanma arttıkça yol aydınlanacak, karanlıklar kendiliğinden silinip gidecektir.

Hepimiz kendi hayatımıza sahip çıkmalıyız. Şikâyet etmek yerine hayatımızı iyileştirmek için bir şey yapmalıyız.

 

Küçük adımlarla da istikrarlı bir şekilde yürüyeceğiz yükseleceğiz.

Küçük adımların bileşkesi büyük olur. Küçük adımlarla büyük sonuçlara varılabilir.

Her uzun yürüyüş bir adımla başlar.

Biz süreçten sorumluyuz. Hiçbir şey iyileştirilemeyecek kadar mükemmel değildir. Tabii ki, her şeyde olduğu gibi sonuç Yüce Yaratıcımıza(cc) aittir. Mevlam görelim neyler, neylerse güzel eyler. Allah’üTeala hak edeni görür.

Kapta ne varsa dışarı o sızar. Kaba güzel şeyler koymalıyız.

Beynimizi olumlu programlamalıyız. Olumsuz, kötü şeylerle kirletmemeliyiz.

Aşağıdaki maddelere pek çok ilaveler yapılabilir. Bazısı uymayabilir de. Ancak iyi niyetle iyileşme yoluna çıktığımızda, sinerji oluşacak, 1+1 iki değil 11 edebilecektir. Gün bugün. Bu gün bundan sonraki hayatımızın ilk günü. Yapabileceklerimizden, sindirebileceklerimizden “Vira Bismillah” diyerek yelkenlerimizi açalım, bakalım Mevlamneyleyecek. Göreceğiz ki, Mevla’mız neylerse güzel eyleyecek.

Yolunuz açık, geleceğiniz aydınlık ve ışığınız bol olsun. Su gibi duru, su gibi coşkulu ve su gibi aziz olunuz.

§  Sudan bir parça olarak suyu sevmeli, ona dost elini uzatmalı, suyu eski itibarına kavuşturmalıyız. Su kadar ucuz, sudan bedava gibi anlamsız ifadeleri bırakmalı su gibi duru, su gibi coşkulu ve su gibi aziz olmanın yollarını aramalı, su bu sıfatları yeniden kazandırmalıyız. Suyun bir damlasını dahi zayi etmemeliyiz. Hepimizin özü su.Evrenin her karesinde su var. Hayat onunla varlığını buluyor. Suyu sevmek, tüm canlıları sevmek aslında. Dolayısıyla suyla ilişkimizin seviyesi, insanlar ve tüm canlılar ile iletişimimizin seviyesini, iletişimin bu kalitesi ise yaşam kalitemizi belirliyor. Çevrenize bakın, başarılı olmuş, mutlu olabilmiş insanların pek çoğunun iletişimi güçlüdür, çevreleriyle, kendileriyle barışık insanlardır, suyu seven insanlardır.

§  Derin olup, sığ gözükmeli, değerli yargılarını dıştan içeriye doğru taşımalıyız. Zarf değil, mazruf önemlidir derler büyükler. İçsel değerlere önem vermeliyiz. İç zenginliğine, içeriğe, öze, çekirdeğe daha fazla önem vermeliyiz. Her şeyi değerli kılan özüdür. Ecdadımız bu anlayışla kendi iç güzelliklerini geliştirmeye her şey öncelik vermişlerdir. Osmanlı evinin içine dışından daha fazla önem vermiş, hat, tezhip gibi sanatlarla iç mekânları zenginleştirmişlerdir. Dışına, kabuğa önem vermemişlerdir. Kapta ne varsa dışına o sığar prensibinden yola çıkıldığında bir insanın dışına yansıyan düşüncelere, duyguları ve hareketleri onun iç zenginliğine, iç derinliğine bağlıdır. İçten, kalpten gelenler kalplere akar. Pareto kuralını burada uygulayabiliriz. Yüzde 70 iç, yüzde 30 dış olarak bir ağırlıklı değerlendirmeye tabi tutabiliriz.

§  Olumlu düşünmeliyiz. Düşüncelerimizin kalitesi yaşam kalitemizi belirler. Gönül sultanı Hazreti Mevlana (ks) şöyle söylüyor: “Sen düşünceden ibaretsin. Gerisi et ve kemiktir. Güzel düşünür gülistan, kötü düşünür dikenlik olursun”. Dolayısıyla gönlümüzde olumlu düşünceler beslemeliyiz, güller çiçekler gelip onlara konabilsin. Yetişebilsin. Gonca güller genelde verimli topraklarda, ehil bahçıvanların elinde toprağa ekilen tohumlardan olur. Duvarlara bakmakla vakit yitirmeyin, duvardaki kapılara bakın. Bir kapı kapanırsa iki kapı açılır. Cama bakanlar camdaki kiri görür, camdan bakanlar ise dışarıdaki güzellikleri görür. Günlük hayatın iniş ve çıkışlarına ayak uydurmak ve ortaya çıkan durumlara uyum sağlamak zorundayız. Çevremizdeki insanlardan olumlu şeyler beklediğimizi onlara hissettirmeliyiz. Bu beklentiye muhakkak olumlu cevap vereceklerdir.

§  Yaptığımız her işe enerjimizi, heyecanımızı ve coşkumuzu katmalıyız. İçinde enerji, heyecan ve coşku olan her şey karşılığını bulur ve muhatabımızda fark edilir. Her söylediğimiz doğruyu insanların kavrayabilmesi, kabul edebilmesi için enerjiyi ve heyecanı oraya koymamız gerekir. Hatta sizin küçük kusurlarını görmeyeceklerdir.

§  Hayatı ruhumuzla, gönlümüzle, aklımızla, geleneklerimizle, göreneklerimizle yaşamalıyız. Maddiyatı, cismaniyeti aşmalıyız. Mana alemine yol almalıyız. Basamak basamak kalbi hayata yükselmeyi gerçekleştirmeliyiz. Maddi bakışımızın yanına mana boyutunu ilave etme yaklaşımına geçmeliyiz. İşimize derinlemesine yaklaşmalı, felsefe oluşturmalıyız. Gönlümüzü gerilerde bırakmamalıyız. İnsan ruhuyla insandır. Modern toplumun problemi olan yüzeyselliği, şekilciliği aşmalı, öze inmeliyiz. Değerli madenler hep derinlerdedir. Hayata can gözüyle bakmalı, can diliyle konuşmalı, can kulağıyla dinlemeliyiz. Hayatımıza derinlik ve zenginlik katmalıyız.

 

§  Hayat dengede yürüme yolculuğudur. Hisse senetlerimizin değerini ve bu konudaki maddi zenginliğimizi artırma hedefimiz kadar hissi senetlerimizin değerini ve gönül payı zenginliğimizi de eş zamanlı olarak arttırmayı hedeflemeliyiz. Her ikisini atbaşı ve dengeli olarak götürmeliyiz. Aralarında fark oluşması halinde muhtelif problemlerin çıkmazı kaçınılmazdır. Ruh sağlığımızı en az fiziki sağlığımız kadar düşünmeli, onu zikir, fikir, şükür üçgeninde beslemeliyiz. Madde ile mana, rasyonelite ile duygusallık, şirket gerçekleri ile personel beklentileri, almak ile vermek, isteklerimiz ile gerçeklerimiz, dünya ile ahiret gibi konularda denge şarttır. Dengeyi kaybettiğimizde düşeriz.

§  Zenginliğimiz, paramız, imkânlarımız, mevkiimiz ve mansıbımız arttığı ölçüde, onun paralelinde gönül dünyamızın zenginliği de artmalıdır ki balans sağlanabilsin. Aksi takdirde insanın sağlam bir şekilde istikamete yürümesi mümkün olamaz.Dışsal değerlerin artışı ile içsel değerlerimizin, zenginliklerimizin artışı arasında denge olmalı, uçurum olmamalıdır. Uçurum olması halinde o beden, o vücudu taşıyamaz. O lider o kurumu, o aileyi, o toplumu da taşıyamaz.

§  Niyetimizi salih, ulvi ve derin tutmalıyız. Küçük hedeflerden ziyade ulvi gayeleri kendimize hedef kabul etmeliyiz. İnancımızda, kültürümüzde asıl olan niyettir. Ebedi olan ahret hayatını ve Yüce Yaratıcımızın (cc) rızasını kazanmayı en büyük hedef olarak önümüze koymalıyız. Ölesiye çalışsak ve bütün cihanlar bizim olsa, şayet Allah’ın (c.c) rızası yoksa, yapılanların da hiçbir kıymeti yoktur. Fethullah Gülen

§  Her an Yüce Yaratıcımızın huzurunda olduğumuzu hatıramızdan çıkarmamalı, her yaptığımızı gördüğünü, meleklerin yaptığımız her kaydettiğini, yaptıklarımızın her birinin en küçük zerresine kadar hesabını büyük hesap gününde vereceğimizi bilmeli ve ona göre hareketlerimize çeki düzen vermeliyiz.

§  İlahi takdire razı olmak noktasında gayretimizi arttırmalıyız. Rızasızlık şikayet demektir. Mal sahibi, mülk sahibini tanımalıyız. O mülkünde dilediği tasarruf eder. Mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi. Bizlerrıza göstermemesiyle Allah’ın münasip gördüğü takdir değişmez. Sadece kul takdir sahibinin, mal sahibinin rızasını kaybeder, hepsi o kadar. Bolluk verince memnun olup darlık verince müşteki olan bir nankörlüğe düşmemek gerekir.

§  Kendimize, çevremize, imkânlarımıza, dostlarımıza, sahip olduklarımıza fazla güvenmemeliyiz.Güvendiğimiz dağlara kar yağabilir. Hayatta her an, her şey olabilir. Her şey bir anda ters yüz olabilir. Bazı hallerde hiçbir sevenimiz bizim çok istemesine rağmen hiçbir şey yapamayabilir. Hepsine hazırlıklı olmalı, sevilmesi gerekenleri gerektiği kadar sevmeliyiz. Allah’a güvenmeli, ona dayanmalıyız. Onun rızası olmadığında hiçbir şeyin değeri yoktur.

§  Kendimizi sevmeliyiz. En iyi dostumuz kendimiz olmalı. En iyi arkadaşımız yine kendimiziz. Kendimize karşı anlayışlı davranmalıyız. Kendimizi sevme tembellik ve yeterlilik anlamında değil, yaratılışımızı, fiziğimizi, doğuştan sahip olduğumuz özellikleri, doğuştan sahip olduğumuz çevremizi, değiştiremeyeceğimiz yönlerimizi sevmemiz şeklindedir. Gözümüzü kendi güzelliğimize açmalı ve kendi güzelliğimizi algılayabilmeli ve bundan mutlu olmalıyız. Bunu yaparken de kendimizden daha az olanaklara sahip olanlara bakarak, şükretmeliyiz. Başkasının boyu uzun diye biz kendi boy kısalığımıza üzülmemeliyiz. Yapacaklarımıza, değiştirebileceklerimize odaklanmalıyız.

Hikaye: Hep hikmetli konuşan Lokman Hekim’in derisi siyah, dudakları kalınmış. Değerli sözlerini duyarak haranı olan biri bir gün bakmış ki hayalinde büyüttüğü Lokman, Siyah yüzlü, kalın dudaklı biri. Şaşkınlıkla yüzüne bakarken Lokman Hekim, adamın içinden geçenleri sezmiş olacak ki şöyle çıkışmış: Buyur, neden öyle şaşkın bakıyorsun? Boyayımı beğenmedin, yoksa boyacıyı mı? Bak, demiş, benim ne yüzümün siyahlığında, nede dudaklarımın kalınlığında bir tesirim varır. Onları yaratan öyle yaratmış, öylesine uygun görmüş. Benim tercihim değil. Evet insanın yüz güzelliğiyahut da çirkinliğiyle kendilerine bir pay çıkarmaları son derece yanlıştır. Ne güzellikte bir etkisi vardır, ne de çirkinlikte. Her ikisini de yaratan ve layık gören Allah-ü Azimüşandır. İnsan kendi iradesiyle kazandığından, yapabileceklerinden sorumludur.

§  Sevgi kapasitemizi büyütmenin yollarını aramalıyız. Sevgi boyasıyla boyanmalı, birbirimizi, kâinattaki her şeyi sevmeliyiz. Hayatımızda nefretin yerine sevgiyi koymalıyız. Bir aile olduğumuz tüm insanlara, hayvanlara, nebatata kardeş, yoldaş, paydaş gözüyle bakmalı ve onları yaratandan ötürü sevmeliyiz. Hayat bir ölçüde sevgimizi büyütme becerisini geliştirme yolculuğudur.Su, muhabbet, bilgi, sevgi, enerji hep yukarıdan aşağıya akar. Dolayısıyla iletişimde karşımızdakini kendimizden aşağıda gördüğümüz oranda kaybederiz, bizdeki, ortamdaki oluşan sevgi, enerji karşımızdakine akar. Bileşik kaplar misali kendimizden yukarıda görürsek enerji, sevgi, bilgi bize akar. Eşit görmemiz halinde ise enerji, sevgi, muhabbet dağılımı dengelidir. Diğer bir yönüyle de Yüce Yaratıcımız güzel kullarını insanlar içine gizlemiştir, aynen öleceğimiz zamanı diğer zamanların içerisine, kadir gecesini ramazanın ayının son on gününe, kıyameti günlerin içerisine gizlediği gibi.  Dolayısıyla bizler karşımıza çıkan herkesi Mevlamızın veli kulu kabul etmeli ve ona göre muamelede, iletişimde bulunmalıyız. Aksi takdirde önemli bir fırsatı değerlendirememiş, belkide bu yönüyle de Yüce Yaratıcımızı da memnun etmemiş oluruz. Her insan, her canlı ve hatta her eşya yaratılışı itibariyle güzel hizmeti hak etmektedir. Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü.Bu yaklaşımı Yunus Emre büyüğümüz şöyle ifade ediyor: Sevelim, sevilelim, bu dünyaya kimseye kalmaz.

§  Tüm ilişkilerimizi sevgi, sıcaklık, samimiyet, içtenlik, coşku, duruluk, gönül ve kalp ekseninde yapılandırmalıyız.İnanlarla hoş bir iletişim kurmalıyız. İçerisine bunları koymadığız hiçbir şey sıcak, leziz olmayacak, karşımızdakinin gönlüden, kalbinde ve zihninde yer bulamayacaktır. Sözlerimiz leziz ve sıcak olursa karşımızdakinin gönlünde aziz oluruz. Sıcaklık, esneklik canlıların vasıflarındandır. Sertlik, soğukluk, mekanik ise ölülere aittir.

§  Paylaşmanın erdemine ermek ne güzeldir. Bilgimizi bildiğimiz kadarıyla, görgümüzü gördüğümüz kadarıyla, sahip olduklarımızı oldukları kadarıyla az çok demeden, büyük küçük ayırımı yapmadan arayıp bulacağımız, ona ihtiyacı olanlarla paylaşmalıyız. Paylaşmak kardeşliktir, zenginliktir. Paylaşılan şeyin büyüğü, küçüğü olmaz. Her seviyede hepimizin paylaşabileceği muhakkak bir şeyler vardır. Küçük küçük paylaştıklarımız, damla damla göl haline dönüşecektir. Bildiklerimizi paylaşabileceğimiz bir ağ oluşturmalıyız. Bir yöntem geliştirmeliyiz. Bilgi, görgü, edep paylaşımlarını Peygamber Efendimizin (sav) mirası ve mesleği olarak görmeliyiz. En şerefli insanlar olan peygamberlerin şerefli işi olan hizmeti, anlatmayı kendisine düstur edinen bir insan, istikameti, doğru yolu, Rabbimizin rızasını yakalamış demektir.

§  Duayı, güzel sözleri dilimizden eksik etmemeli, laneti, kötülemeyi, kötü sözleri vücut dünyamızın kapısı olan dilimizden silmeliyiz. Yolda yürürken, uyumaya çalışırken, bir yerlere bakarken dilimizden dua ve tesbihat eksik olmamalıdır. Bizim şarkımız ilahiler, tesbihatlar, dualar olmalıdır. Çünkü bazı anlar, bazı saniyeler vardır ki, bu anlara denk gelen her dua kabul edilir, yüz katı, bin katı, milyon katı rahmete vesile olabilir. Eşref saati, rahmet saati denebilecek böyle bir anı yakalamak, her an o halde olmakla mümkün olabilir. Dualarımızı, avcı gibi sadece belli bir zamana indirgememeli, hayatımızın tamamına yaymalıyız. Duaları kabul edilen güzel insanların dua anına denk getirebilirsek, böyle bir bereketli anı yakalama imkanı olabilir ki, Mevlamız (cc) saniyelerimizi senelere, birimizi milyonlara tebdil edebilir, rahmeti sağnak, sağnak başımızdan yağdırabilir. Kabımızın büyüklüğüne, gönlümüzün derinliğine, kalbimizin hislerince mükafat almış oluruz. Böyle anlarda saniyeler, saatlere, saatler senelere dönüşebilir. Keşke, her zaman, hiçbir zaman, herkes, hiç kimse gibi söylemleri olabildiğince az kullanmalıyız.

§  Ölümü hatırlamak pek çok dertlerimizin, büyük hayallerimizin dermanıdır. Zaman zaman tefekkürü mevt yapmak, mezarlıkları, hastaneleri, yaşlılar evini ziyaret etmek hayatımıza tad, lezzet ve memnuniyet katacaktır. Aksi takdirde geçmişin elemleri, geleceğin kaygıları arasında anlarımızın tadını, anlamını çıkarmakta zorlanıyoruz. Peygamber efendimiz (sav) “ölmeden önce ölünüz” buyurmuşlardır.

§  Edepli, hayalı olmalı, mukaddeslere hürmetli yaşamalıyız. Edep kişinin daim libası olmalıdır, edepsiz kişi üryana benzer, çıplaktır. Cenab-ı Hak’tan haya duymak önemlidir. Yatarken, otururken ve diğer zamanlarda ezana, kıbleye, Kur’an-ı kerime, büyüklere karşı edepli, saygı olmak gönlümüzü büyütür. Herşey çoğaldıkça ucuzlar, edep bunun aksinedir ki, ne kadar çok olursa, kıymeti o nispette artar. X

§  Günlük işlerimizi yaparken Cenab-ı Hakk’ı tesbih ederek yapmaya gayret göstermeliyiz.Yazımızı yazarken, makinede çalışırken, her ne iş  yapıyorsak onu yaparken zikir, fikir, şükür üçgeninde hareket etmek yaptığımız işlere ayrı biri mana ve derinlik kazandıracaktır. Yaptığımız günlük rutin işler dahi ibadet hükmüne geçecektir. Hz. İdris (as) dikiş dikerken “Ya Allah, Ya Bismillah” diye ipliğini iğnesine geçiriyor ve tesbih taneleri gibi kullanarak her dikişinde aynı tesbihatı çekiyordu. Hz. Davut (as) sıcak demiri yumruğuyla döverken aynı şekilde her bir yumruğunda “Ya Allah, Ya Bismillah” diyordu. Böyle hareket ettiğimizde her anımız Allah rızası soluklu geçtiğini hissederiz. Manevi anlamda yükselme imkanlarını bulmuş oluruz. Böylelikle gönlümüzü ve dilimizi daima yüce yaratıcımızla irtibatlı tutmuş oluruz.

§  Biz dünya ailesinin merkezindeki en değerli bir parçasıyız. Dünyada her şey birbirine muhtaç.Hepimizin bir bütünün parçalarıyız. Tamamlıyoruz birbirimizi. Büyük bir ritim ve ahenk içinde kainattaki her şey. Her varlığın birbiriyle alışverişi var. Dolayısıyla tüm dünyayı bir büyük bir aile olarak görüp, her renk, dil, din,coğrafyadan insanı, hertürlü hayvanları ve doğadaki tüm nebatatı yoldaş, paydaş ve kardeş olarak görmeyi sağlayan bütünleşik ve büyük bakış açısına geçmeliyiz. Her varlığa merhametli olmalıyız. Merhameti bütün canlılara bolca saçmalıyız. “Bu ottur, cansızdır, faydası yoktur.” Demeden bizim bilemediğimiz, göremediğimiz, yaşayamadığımız nice faydaları, birçok hayırları vardır demeliyiz. Yaratılmış her şeyi kendi haline bırakmalı ve onlara yaratıcımızın merhametiyle merhamet etmeliyiz. Yunus Emre günlerce aradığı halde Allah’üTealayıtesbih etmeyen bir gül bulamamış, kuru bir gülü götürmüştür şeyhine. Her karınca, her yılan kendi yuvasında Yüce Yaratıcımıza tespih eder, duada bulunur.

§  Hayatta bir yolcu veya bir garip olduğumuzu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız. Peygamber Efendimiz (sav) böyle bir yaşamı bize buyuruyor. Kul için dünya her halükarda bir gurbettir. Çünkü mutasavvıflara göre ruhların esas vatanı bu dünya ve bu beden değildir, ruhlar alemidir. Asıl vatanlarından ayrılan ruhlar dünyada ve bedende iken gurbettedirler, hep asıl vatana dönmenin hasretiyle yaşarlar.

§  Bütün bileşenlerinin kalitesiyle kalite bulur. Kalite detaylarda gizlidir. Hayatı bir bütün olarak düşündüğümüzde onu oluşturan parçalar, detaylar hayatımızın kalitesini oluşturur. Dolayısıyla büyük parçalarda mesela evlilik, mesela okul seçimi, mesela iş seçimi konularda büyüklerimizin deneyimlerinden, biyografilerden yararlanmak önemlidir. Detaylarda ise içten, doğal ve gönülden yaklaşımlarla günümüze kadar gelen halk kültürünü öğrenmeli ve ihmal etmemeliyiz.

§  Yaptığımız işlerde duygusal boyutu dahil etmeyi hiç unutmamalıyız. İnsanlar kararları genelde duygusal verir, sonra arkasını, altını akıl tamamlar. Hayatımızın büyük kısmı duygusal kısmıdır. Yaptığımız işlerde, ürettiğimiz hizmetlerde, formalarımızı terletmeli ve duygusal emeğimizi yüklemeliyiz. Bununla birlikte “küçükler için bir tutam sevgimizi, büyükler için bir tutam saygımızı” ilave etmeyi asla unutmamalıyız.Söylemlerimizde, eylemlerimizde empatiyi, hoşgörüyü, sıcak olmayı, kalpten konuşmayı, kalplere, yüreklere dokunmayı ihmal etmemeliyiz. Soğukluk, sertlik yaşayan canlılara yakışmıyor. Bu özellikler ölmüş canlı özelliğidir. Bizler bir doğu medeniyeti olarak kalp ve sevgi medeniyetine sahibiz. Kalpte, sevgide sivrilik, keskin köşeler, soğukluk yoktur. Bir nehirdeki taşlar ekip olabilmeleri için uzun süre birlikte yol alabilmeleri için birbirine sürtünürler, sivriliklerini, keşkin köşelerini aşındırırlar. Aksi takdirde çamura saplanıp kalırlar yolculuğa devam edemezler.

§  Hayatımıza lezzet ve tad katmak ruh ve sevgi ile mümkün olur. İnsan nasıl ruhuyla ancak insan olabiliyorsa, hayatta ruh, mana, sevgi boyutuyla gerçek hayat haline dönüşür. O zaman dünya ahiretin tarlası olur. Hayatına lezzet katarak, önce yaradanımızla, sonra kendisiyle, çehresiyle, çevresiyle, hayvanlarla, doğayla mutlu, huzurlu, barışık bir hayat yolculuğu yapar.

 

Ruh ve sevgi ekmeği baklavaya dönüştüren şerbet gibidir.Nasılki baklavanın şerbeti olmadğı takdirde ekmekten bir fakı yok ise hayatta sevgisiz, ruhsuz olduğunda mekanik, soğuk, sert, esnek olmayan, hoşgörüsüz bir yapı kazanır. Baklava 30 Tl. ise 1 Tl. mesabesine düşer.

§  Erken başlamalıyız işlerimize, şeker katmalıyız aşımıza. Erken uyumalı, erken kalkmalı, erken yola çıkmalı, en erken kıvamında bir zamanda evlenmeli, erken hayata atılmalı, yenilikler erkenden görülmeli, yeni ürünler erkenden piyasaya sürülmeli vs.

§  Hayatımızdaki iyilikleri büyütmeli, iyilik kumbarasına bir şeyler atmalıyız hergün. İyilik avcısı olarak gözümüz fırsat kollamalı, bulduğumuz anda iyiliği, ertelemeden hemen yapmalıyız. Hayatımızdaki iyiliği büyütürsek, kötülükler kendiliğinden kaybolacaktır. Aynen ışığın gelmesiyle birlikte karanlığın kaybolduğu gibi dünyanın iyilik kumbarasına destek vermeli, birebir bize dönmesi çok mühim değildir. İyilik kumbarası tüm insanlığın tek birikimidir. Buraya yapacağımız her destek bir şekilde, dolaylı, dolaysız yollarla karşımıza çıkar.

§  Egoizmden, bireysellikten (narsizm) ve hazlarımızın peşinde koşmaktan (hedonizm)  kurtulup evrenselliğe, bir üst boyuta yükselmemiz gerekir. Modern zamanlar insanı bireyciliğe indirgeyen bir anlayışa sahiptir. Himmeti insanlık olanlar kendini unuturlar. aynennehirin denizde bir olduğu gibi Ümmeti Muhammed’de (sav) fani olurlar. Dualarımızda istediğimiz güzel şeyleri Ümmeti Muhammed’in (sav) tamamı için istemeliyiz. Hayatı sadece kendimize, ailemizi, ülkemize indirgememeli, sorumluluk alanımızı en küçük daireden başlayarak tüm dünyayı içine alacak şekilde genişletmeliyiz.

§  Yaşamanın yanında yaşatmayı, almanın yanında vermeyi hayatımıza dahil etmeliyiz, içselleştirmeliyiz. Asıl mutluluk burada. Yaşamaktan ziyade yaşatmayı hedeflemeliyiz. Kendimizi aşmalıyız. Yaşatmanın zevkini yaşamalı, sevmeliyiz. Bir ayna gibi karşımızdakinden dönen enerji bize hayat, hız ve canlılık katacaktır.

§  Yaptığımız işlerde, atacağımız adımlarda temiz kaynaklardan istifade etmeli, temiz değerlerle hareket etmeliyiz. Çınar ağacı, yavaş fakat emin adımlarla yol alıp kemale ulaşmanın, sabrın ve istikametin sembolü olarak kullanılmıştır. Çınar ağacı ancak temiz sulardan, kaynaklardan beslenirse uzun süreli yaşabilmektedir. Bizde en temiz kaynak olan Kur’an-ı Kerim, Hadis-i şerifler, büyüklerimize dayanmalıyız. Her meslek erbabı mesleğindeki zirveleri tutan mesleğinin pirini öğrenmeli ve oradan feyiz almalıdır. Mesleklerin pirleri genelde peygamberlerdir. Peygamberler tebliğ vazifelerinin yanında geçimlerini sağlamak üzere meslek edinmişler ve en güzel şekilde o meslekleri icra etmişlerdir. Mesela Hz. Davut (as) demircilerin, Hz. İdris (as) terzilerin piridir.

§  Mesleğimizi en iyi öğrenmenin yanında ahlak, irade eğitimi, din, toplum gibi konularda eğitim almalı, bunları işimizin temeline koymalıyız. Uzak doğu sporlarında nasıl ki uzun dönem her şeyden önce irade eğitimi, ahlak, iyi insan, arınma dersleri alınıyorsa bizde mesleğimizi düzgün yapabilmek için ahilikteki gibi bu konuları öğrenmeli ve mesleğimizi, hayatımızı güzel ahlakımızla, irade güzelliğimizle güzelleştirmeliyiz. Allah’üTeâlâ (cc) işlerini güzel yapanları sever.

§  Yaptığımız işlerde, hareketlerimizde derinleşmek, zenginleşmek için okumalı, yazmalı, deneyimler yaşamalı ve beslenmeliyiz. İşimizi yürütmek, ürünlerimizi geliştirebilmek için, hayatta taze ve diri olabilmek büyüklerimizden, doğadan, her şeyden, herkesten beslenmeliyiz. Hangi seviyede ve konumda olursak olalım “ben biliyorum” “ben tamamım” “hamdım piştim” dediğimiz anda yıkılışın bir önceki durağına gelmişiz demektir. Etrafımıza duvarlar örerek sahadan, çevremizden kopmamalı, bilgi akışının önüne setler yapmamalıyız. Aksi takdirde hayatın acemsi olarak önemli konularda evlilik, iş seçiminde, eş seçiminde yüzeysel olarak karar verim, seçimlerde bulunacağımız için sınıfta kalma ihtimalini, keşke deme ihtimalini yükseltmiş olur. Hayırlı işler için keşke denebilir. Ancak onun dışındaki keşkelerimizin çokluğu yanlışlarımızın çok olduğunu gösterir.

§  Stresle sörf yapabilmeyi, duygularımızı, tepkilerimizi olumlu anlamda yönetebilmeyi öğrenmeliyiz. Stres büyük bir enerji kaynağıdır. Stres anında üretilen enerjiyi doğru yönlendirir ve doğru tepki gösterirsek, doğru anlamlandırırsak mutsuz olmayız, o anı belki de keyif haline, belki de fırsat haline dönüştürmüş oluruz. Stres ve ülser sadece insanlarda ve kümes hayvanlarında olur. Doğasına uygun yaşamayan canlı mutsuz olmakta ve mutsuzluk fiziki, psikolojik rahatsızlıklara sebep olmaktadır. Mutsuz insanın sağlığı yerinde olmaz.

§  Geçmişin keşkelerinden, geleceğin endişelerinden sıyrılarak anı’ın, şimdinin kıymetini bilmeli, onun tadını almanın, keyfini çıkarmanın yollarını ve yöntemlerini aramalıyız.Geçmişe takılı kalan biri geleceği, daha önemlisi “an’ını” yaşayabilir mi? Geleceğe ümitle bakmalıyız. Eğer yarının dününden daha güzel olacağına inanırsak geçmişe takılıp kalmayız. Anı yaşama adına içimizdeki çocuğu açığa çıkarmalıyız. Kahve içiyorsak onu ağzımızda biraz tutarak tadına varmalıyız. İnsanları, anları, sahip olduklarımızı çarçabuk, tadına varmadan hemen tüketmemeliyiz. Bir şeyler yaparken farklı şeyler yapmamalıyız. Yemek yerken televizyon seyretmemeliyiz. Aksi takdirde televizyonunun gürültüsü içinde etrafında kaynaştığımız, toplantımız sofranın, yemeğin tadına varamaz, bereketinden, sinerjisinden yeterince istifade edemeyiz. Mutluluğu, gülebilmeyi ertelememeliyiz.

§  Zaman zaman hayatın gürültüsünden, debdebesinden kenara çekilmeli, braz yavaşlamalı, kendimize, iç alemimize dönmeliyiz.Tefekkür yapmalıyız. Şahı Nakşibendi hazretlerinin günde yirmi beş kez tefekkür-mevt yaparak kendisini ölmüş olarak tahayyül ettiğinden bahsedilmektedir. En güzel yolculuk kendimizi tanımaya yönelik yapacağımız iç yolculuktur. Bunun için belli zamanlarda televizyonu, gazeteleri kapatmalı kendimizi dinlemeliyiz. Doğayla, ailemizle, küçük bebelerle, hayvanlarla, ağaçlarla kucaklaşmalı, doğal halimize dönmeliyiz. Hangi zamanda hangi toplum ve hangi insan Rabbine, vahye ve fıtrata yabancılaşmışsa kendi iç sesini işitme ve iç dünyasında huzuru bulma yeteneğini yitirir. Kim ki, Rabbini bilir, O’nun vahyine yönelir ve fıtrat adlı emaneti bozmadan korur ise, kendi iç sesini işitir ve huzur halini yaşar.

RECEP ALİ TOPÇU

ADELL Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş.| Yön.Kur.Bşk.