Kategori arşivi: Makaleler

avatar

BİR DAMLA SU’DAKİ YÜCE SANAT

BİR DAMLA SU’DAKİ YÜCE SANAT

Bir damla su bize ne anlatır?  Ona fizik, kimya ve biyolojinin ötesinde derinlemesine baktığımızda hangi sırları keşfedebiliriz? Her şey, canlılık bir damla suyla başlıyor, suyumuzun çekilmesiyle kurumalar ve başka bir aleme yolculuk başlıyor. Şöyle bir kendimize bakalım, özümüzü, mayamızı araştıralım, tefekkür pencereleri açalım. Kendimizi tanımaya, özümüzü keşfetmeye, aydınlanmaya ve özümüzle dost olmaya birlikte yolculuk yapalım. Bir damla suyu, ondaki yüce sanatı, mükemmel tasarımı ve onun serüvenini anlamaya, anlamlandırmaya gayret edelim. Ne dersiniz?

Bu yolculukta ayet-i kerimeler, hadis-i şerifler ve pek çok ilmi tespitler, mutasavvıfların yaklaşımları, Anadolu insanının ilim ve irfanı bize yol göstermekte, ışık tutmaktadır.  Mahiyetimizi öğrenmek hayatımıza ayrı bir zenginlik, ayrı anlam katacak ve yaşamı anlamlandırmamıza yardımcı olacaktır. Nereden, neden geldiğimizi öğrendiğimizde hayatımızı daha iyi anlayacak ve geleceğe, ufka daha emin adımlarla yol alabileceğiz.

Geleceğimizi daha sağlam temeller üzerine inşa edebilmek için insan kendini görmeli, tanımalı, doğumu ile ölümü arasındaki sokakta yürüyüş serüvenini, yaratılışındaki sanatının harikalığını düşünmeye çabalamalıdır.

Biz neyiz, neden yaratıldık, nereden ve nasıl geldik buraya, nereye gidiyoruz acaba?

Yunus Emre’nin aşağıdaki dizelerinde dile gelen “kendini bilmek” deyimi bizi özümüzü, mayamızı aramaya yönlendirmektedir.

İlim ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir,

Sen kendini bilmezsen,

Bu nice okumaktır.

Cenab-ı Hakk’ın kudretine ve büyüklüğüne işaret eden en açık işaretlerden biri insanın bizzat kendisidir aslında. Çünkü insan küçük bir dünya, dünya ise kocaman bir insandır. İnsan, bütün ömrü boyunca kendi hayret verici hallerini düşünse, belki harikulade varlığının pek azını anlayabilir. Oysa bizler genel itibariyle bundan habersiziz. Hızla tüketen dünyada düşünmek, tefekkür etmek gibi çok önemli becerileri unuttuk, unutturulduk.

Halbuki Hak Teala, kişinin kendisi üzerinde tefekkürünü emreder ve “Kendi içinizde Allah’ın varlığına nice deliller vardır, hala görmeyecek misiniz? “ (Zariyat 51/21) buyurur.

Allah Teala (cc), yine pek çok ayet-i kerimede “düşünmez misiniz?”görmez misiniz” “düşünüp ibret almaz mısınız?” diye buyurmaktadır. Bu yüzden tefekkür büyük bir ibadettir.

Tefekkür, olmayan bir şeyi hayal etmek değil, varlıklardaki manayı görmektir. Cenab-ı Hakkın eşyadaki tecellilerini görmeye ve onlardaki hikmeti anlamaya çalışmaktır.

Nimeti kabullenmek, ona saygı duymak, o nimetin içinde onu vereni görmeye, hissetmeye çabalamak, tefekkür pencereleri açmak ve her güzellikte “Subhanallah, sen ne büyüksün Ya Rab” diyerek heyecan duymak, farkındalığımızı arttırmak ve bu heyecan keşfine diğer insanları davet etmek ne güzeldir. Bunu yapabilen insanlar perdede, sebeplerde takılıp kalmayarak hakikate ulaşabilmekte dünya ve ebedi hayatlarını düzene sokmakta başarılı olabilmektedirler.

Bunun için geçmişte konaklarda tefekkür odaları yapılır, penceresi olmayan bu mekanlarda sadece gökyüzünü gösteren pencereler olurdu. İçerisinde hayatı, varlıklardaki manayı, Hakkı ve hakikati anlamaya ve anlamlandırmaya yönelik çalışmalar, farkındalığı arttırıcı tefekkür pencereleri açılırdı.

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de Enbiya suresindeki “Canlı olan her şeyi sudan yarattık”  ayet-i kerimesi ile canlılığın kaynağının su olduğunu, canlı olan insanların, hayvanların, ağaçların tamamının su’dan yaratıldığını öğreniyoruz. O zaman su’yu daha yakından ve detaylı tanımamız, onun ruhunu, özünü anlamamız, hayatı, kendimizi tanımamızı, hissetmemizi sağlayacaktır.

Bunun için suya can gözüyle bakmak, can kulağıyla onu ve onu anlatanları dinlemek, suyun H2O elbisesi görünen iki boyutlu yüzünün gerisindeki, derinindeki çok boyutlu yapısına, ruhuna bakmamız gerekiyor.

Suyun her molekülünde Yüce Yaratıcımızın Hay isminin yansımasını, sanatının sanatkârlığını, görüyoruz. Pek çok yönüyle fizik kuralarına uymayan, kimyayı takmayan, içeceklerin efendisi suyun mahiyetini, Allah’ü Teala öyle bir anatomi, fizyolojik yapıyla yaratmış ki, kendisinden beklenilenleri yerine getirebilmektedir. Bir ateş, biri barut olan Hidrojen ve oksijen molekülleri birleşerek ruhu olan mucize bir nimete dönüşüyor. Onu çıkardığınızda kainatta canlılık adına bir şey kalmıyor.

O zaman hayatı bir damla su olarak dünya okyanusunda yol almaya benzetebiliriz değil mi? Bir damla suyun dünyaya gelişi ile buradan ayrılışı serüvenine de ömür diyebiliriz.

Suyun, canlı olarak değil de normal su olarak hayat serüveni de, döngüsü de buna benzerdir.  Bulutlardan bir damla olarak düşer yeryüzüne. Sonra ya denizlere, yada toprağın derinlerine sürer yolculuğu. Daha sonra buharlaşır, tekrar semaya yükselir.

Anne rahmine sevgiyle düşen bu küçük damla nesilden nesile aktarılan tüm DNA kodlarımı, genlerimi taşıyacak ve benim gelecekte alacağım şeklimin sırrını taşıyacaktı.

İnsanlar ve hayvanlar olarak her birimiz, bir damla su olarak bu aleme geldik, ilk adımımızı attık. Aynen bir yağmur damlası gibi yüzde 100 su olarak düştük ana rahmimize.  Anne rahmine sevgiyle düşen bu küçük damla nesilden nesile aktarılan tüm DNA kodlarımı, genlerimi taşıyacak ve benim gelecekte alacağım şeklimin sırrını taşıyacaktı. Sonra ruh, beden yüklendik, ete kemiğe büründük, yol aldık, cenin olduk su oranımız yüzde 85’e düştü. Anne rahmindeki hayat yolculuğumuz belli bir süre sonra tamamlanınca oradaki ölümümüz gerçekleşti ve bu dünyaya teşrifimizle devam etti. Sur oranımız yüzde 70-80’lere düştü.

Bebek olduk, gelişimizle dünyamızdaki bizi bekleyenleri sevindirdik, mutlu ettik, altın topları olduk onların.

Geliştik genç olduk, sonra habire aktık ve aktık. Sonra yetişmiş, sonra ihtiyar olduk.

Zaman içerisinde suyumuz çekilmeye başladı, hücrelerimizdeki sular azaldı, su oranımız yüzde 50’lere inmeye başladı. Yani dallara giden sular, yaprağa ulaşan sular yavaş yavaş azaldı.

Bu dünyadan gidiş vakti geldiğinde ise suyumuz çekilecek ve başka alemlere yol almak üzere yine su ile temizlenerek yolumuza devam edeceğiz, ebedi aleme uzanacağız.

Bir damla su olarak başladığımız hayat yolculuğumuzun sonunda ise çatlağımızı bulacağız.

Onun için geçmişte Anadolu’da ecdadımız ölen insan için bugün kullanmakta olduğumuz “öldü” tabiri yerine “su çatlağını buldu” derlermiş. O halde hayatı “çatlağımızı bulma yolcuğu” ndan ibarettir diye ifade edebiliriz diyebiliriz değil mi?

Şöyle kenara çekilip düşünce aleminde, bir tefekkür penceresi açıp geriye baktığımızda her birimiz bir damla su idik. Bir damla sudan şu andaki halimize ulaşmak ise ne kadar büyük bir gelişme, ne kadar büyük bir eser ve o ölçekte de harika bir sanat değil mi?

Bir ara tatlı, yumuşacık küçük bir civcivi elime aldım ve ona dedim ki ”Ey civciv, sen ne güzel yaratılmışsın. Bir ay önce ben seni bir yumurta olarak yiyecektim ve benim mideme inecektin. Ya şimdi? Nasıl oldu da bu hale ulaştın. Bana bir anlatır mısın? Bu ayakların, bu tüylerin ve üzerinde bin bir desenler, bu güzel gözlerin, bu tırnakların… her biri harika. Dışarıdan hiçbir müdahale olmadan, hiçbir ilave malzeme girişi yapılmadan, yoktan nasıl var oldun? Ya bu sesin, bir kabuk içerisinde, kim yarattı, bu şekile getirdi seni?” Civciv bana hayalen “Beni yaratan o kadar büyük, o kadar güçlü ki. Önce annemden yumurta olarak doğdum. Sonra annem bine sıcacık altında 30 gün bir sağa, bir sola çevirdi durdu. Bir sıvıdan oluşmuştum, kabuğumun içinde bana et, kemik, tüy, tırnak, göz hepsini O verdi, O yoktan yarattı beni” cevabı verdi. Elimden fırlayarak, koşarak annesinin sıcacık kucağına kondu.

O ki Yaratan O’dur, ona can kurban. Her yaratılan seviliyor Yaratan’dan ötürü.

Bir yumurtadan bir civcivi yaratan Allah (cc) beni de bir damla sudan yaratmıştı. Ve durmadan binlerce insan, binlerce hayvan, binlerce ağaç her birisini özgün olarak, birbirinin aynısı olmayarak, ayrı tasarımda yaratmaya devam ediyor. Her saniye 300/350 kişi dünyamıza teşrif ederken, bir o kadar insanda ebedi alama yelken açıyor, çatlağını buluyor. Yoluna, yolculuğuna devam ediyor, düşüyor toprağa tekrar yeşermek üzere.

İnsan kendine bir baksa akıllara durgunluk verecek şeyler görür. Bütün bunlar, canlılar yani her birimiz yüce Allah’ın bir damla sudaki yüce sanatıyız.

Bir damla sudaki yüce sanat, bize eserin, sanatın harikalığını ve sanatçısını, müessirini, yüce yaratıcımızı (cc) işaret ediyor.

Bir damla suyun dünyaya gelişi ile buradan ayrılışı serüvenine de hayat diyebiliriz değil mi?

O’nun hatırına büyük ailemizin birer ferdi olarak hepsini derin bir saygıyla selamlarız tüm yaratılmışları, su’dan yaratılmış tüm su kardeşlerimizi. Onları severiz, onları yaratan Yaratıcımızı da severiz. Suyun bir damlasını israf etmeyeceğimiz gibi, sudan yaratılmış su canlıları da bir ölçüde kardeş olarak kabul eder, bağrımıza basarız.

Bir damla sudaki yüce sanatı, onun yolculuğunu anlamaya, anlamlandırmaya çalışmak bizleri evrensel değerlere yüceltecek, hakikate ulaşmamıza vesile olacaktır.

Adell Armatür şirketimizin İstanbul-İkitelli OSB’ndeki genel müdürlük binasında bulunan tematik su Ab-ı Hayat Su Medeniyet Müzesini gezmeye, “çatlağımızı bulma ve su kardeşliği” temalarını asırlık eserler üzerinde içselleştirmeye davet ediyoruz. Keyif alacağınıza, seveceğinize inanıyoruz.

(http://www.adell.com/blogs/blog/tagged/su-medeniyeti-muzesi)

Su gibi duru, su gibi coşkulu ve su gibi coşkulu olunuz. Hoşça bakınız zatınıza ve su kardeşlerinize.

Recep Ali Topçu | Adell Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş. | Yön. Kur. Bşk.

MardinHayatCesmesi1

MARDİN HAYAT ÇEŞMESİ VE HAYATI ANLAMAK

MARDİN KASİMİYE MEDRESİSİNDEKİ HAYAT ÇEŞMESİ VE HAYATI ANLAMAK

Su çatlağını buldu.

Hayat çatlağını bulma yolculuğudur.

Nasıl ki her nehir kendi yatağını kendi çizer; taşlık bölgeye gelir çağlayan olur, kumsal bölgeye gelir erir, dik yamaçta şelale olur, halden hale girer, yoluna devam eder. İnsan da öyle. Çocukluktan gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder.

Dünya nasıl geçici ise içinde bulunan bütün canlılar da geçicidir, ölümlüdür. Nereden gelip, nereye gittiğini bilen inan, dünyayı yolculuğun bir molası olarak görür.

Biz bu dünyaya mal biriktirmek için gelmedik. Her yolcunun çantası vardır, çantadaki eşyalar yolcuyla mütenasiptir. Ahirete giden yolcunun çantasında sevaplar çoksa götürdüğü bu hediyeye karşılık ona saadet-i ebediye verilir.

Dünya bir misafirhane gibidir. Biz bazen bunu, dünyanın gelip geçici olduğunu unutur, dünyaya bir imtihan için gönderildiğimizi unutur, kendimizi dünyaya kaptırıveririz. Nefsimiz, menfaatimiz, makamımız, çevremiz, evlad-ü iyalimiz bize bu vazifeyi unutturabilir.

Suyun Dili Olsa…

Mardin’in tarihi yapılarının en büyüklerinden olan Kasımiye Medresesi, aktif olduğu dönemde pozitif bilimlerin öğretildiği bir eğitim merkezi olarak kullanılmış. Mardin genelinde olduğu gibi bu mimari yapıda da Artuklu etkisi oldukça belirgin.

İki katlı olarak inşa edilen medresenin avlusunda küçük bir havuz bulunuyor. Medresede eğitim öğretimin devam ettiği yıllarda, yıldızların havuz üzerindeki yansımasından faydalanılarak astronomi dersleri verilmiş. Halk arasında havuzu besleyen çeşmenin “Hayat Çeşmesi” olduğuna inanılıyor. Suyun çıkması ile birlikte hayat başlar, havuza giden yolda gençlik orta yaş ve yaşlılık dönemleri yaşanır. Havuzdan çıkan su Mezopotamya’ya dökülerek toprağa karışıyor. Yine özüne, toprağa dönüyor, onunla bütünleşiyor.

Hayat Mezopotamya Ovasına Akar

Su öylesine kutsal… Su doğumla özdeş… Her subaşında bir abide var. Burada anlatmışlar sözlerini insanlar… Su doğuyor hayat gibi. Akıyor…

Zaman içinde durmadan akıyor. Hayat da öyle değil mi? Hayat bir yerde sonlanıyor oysa su hep akıyor…

Mardin’deki medreseler kitap gibi anlatıyor geçmişi… Günümüzde de geçerli olan felsefi boyutu olan öyküler bunlar. Su doğuyor hayat gibi.

İnsan da su gibi başlıyor yaşama. Doğuyor, büyüyor. İnsan su gibi doğuyor ama insan ölümlü. Su devinim içinde… insanı da böyle mi betimlemiş Tanrı suyla özdeş kılarak…

Medreselerde hayat anlatılıyor su yardımıyla. Önce doğuyor çocukluk günlerini tamamlayıp havuza doluyor. Havuz yaşamı anlatıyor. Sonra havuzdan çıkıp gidiyor. Orası da ölüm… İnsan ölümlü… Ya su. Su dolanıp geliyor bir kez daha. İnsan da öyle. Oda yeniden geliyor dünyaya… Bu benzetmenin felsefi boyutuna bakmak gerekiyor.

Zinciriye Medresesi’nde, Kasımiye Medresesi’nde insan unutmasın diye şekille anlatılmış bunlar. Su medresenin içinde yaşamı anlatır biçimde düzene sokulmuş.

Hayat Mezopotamya ovasına akıtılmış. Ova olmazsa hayat olur mu? insanlar yaşamını bu deniz gibi ovadan sağlamış yıllarca. Yüksekten bakıp sevinmişler, böyle zengin ova için. Suya bakıp düşünmüşler ölümlü olduklarını. Dualar okunmuş suyun başında. Suyun başı ilim yuvası olmuş. Suyun karşısına geçip duygularını söylemiş insanlar. Yaşamın içinde ne varsa.

Aşklarını, en özel sözlerini subaşlarında terennüm etmişler birbirlerine. Cennet bahçeleri yapılmış bazen. Bazen de böyle medrese. Ancak hep sözlerini de söylemiş insanlar. Gelenler unutmasın diye. Hayat su gibi akıp gidiyor. “Unutmayın sonunda ölüm var” diyerek…

Bazen taşla söylemiş insan sözü, bazen suya anlattırmış diyeceklerini. Orada duruyor anlatılanlar, bakıp görmemiz için…

GENÇ KUŞAKLARIN, VELİAHTLARIN İŞE ORYANTASYONU…

GENÇ KUŞAKLARIN, VELİAHTLARIN İŞE ORYANTASYONU…

Pek çok sıkıntıya ve zorluğa katlanarak kurulan, geliştirilen işletmelerimizin, aile şirketlerimizin devamlılığı büyük oranda arkadan gelen nesillerin, gençlerin, veliahtların geleceğin liderleri olarak iyi yetiştirilmeleri, işe oryante edilmelerine ve sahiplenmelerine bağlı. Bu süreç aslında bebeklikten başlayan belli bir olgunluğa kadar devam eden önemli ve uzunca bir süreç. İyi yönetebilirsek, gereken ilgi, zaman, emek yatırımını yaparsak evlatlarımızın, işletmelerimizin geleceğine daha fazla güvenebiliriz.

Günümüz büyüklerinin, liderlerinin en önemli görevlerinden biri de evlatlarımızı, ailemizde sevgi ve güven hissettirerek büyütmek, geleceğin liderlerini yetiştirmek olmalıdır.

Ebeveynler olarak, onların liderliğe giden yolu büyük ölçüde bizim ellerimizde. Bu büyük bir sorumluluk biz büyükler için. Çocuklarımızı liderler olacak şekilde biçimlendirilmesi konusunda çalışırsak yapabiliriz. Hayattaki bunun gibi bir kaç şey, zamanınızı ve çabanızı harcamanıza değer değil mi? Evlatlarımız, dostlarımız olmazsa güzel şeylere sahip olmanın bir anlamı kalır mı sizce?

Çocuklarımızı birer lider haline getirmenin güzelliği, onları gelecekte olacakları kişiler haline getiren şey aslında kulaklarıyla değil gözleriyle öğrenen çocuklarımızın yanında her gün yaptığımız küçük şeylerdir. Çocuklarımızı aşarı kontrolle bağımlı yapmamalıyız. Çocuklarımıza, gençlerimize sorumluluk ve özgürlük alanı sağlamamız sağlıklı bir yöntemdir.

Mütevazi bir hayat yaşamak, istikrarlı, güvenli olmak ve söylediklerinizi gerçekleştirmemiz gerekir.

Güvenilir liderler şeffaf ve açık sözlüdürler. Mükemmel değildirler ancak sözlerinin ardında durarak insanların saygısını kazanırlar. Çocuklarımızın bu özelliği doğal olarak geliştirebilir ancak bu bizim sergileyerek onlara göstermeniz gereken bir şeydir. Güvenilir olabilmek için, sadece söylediğiniz şeyler konusunda değil, yaptığınız ve kim olduğunuz ile ilgili her konuda dürüst olmak zorundayız. Sözlerimizi gerçekleştirdiğimizde, kelimelerimiz ve eylemlerimiz, olduğumuzu iddia ettiğimiz kişi ile uyumlu olur. Çocuklarınız bunu görecek ve aynısını yapmaya özeneceklerdir.

Hayatın sadece işten, paradan ibaret olmadığını, insan olduğumuzu göstermeliyiz.

Şu anda çocuklarımız ne kadar kızgın ve küstah olsalar da, biz hala onların kahramanı ve gelecekleri için örnek alacakları kişiyiz. Bu, onların bunu tekrarlamak isteyeceklerinden korktuğumuz için geçmişteki hatalarınızı gizlemek istemenize neden olabilir. Ancak bunun tam tersi doğrudur. Herhangi bir kırılganlık göstermediğinizde, çocuklarınız her başarısız olduklarında yoğun bir suçluluk duygusu geliştirirler çünkü böyle korkunç hataları sadece kendileri yaptıklarına inanırlar. Liderler olarak gelişebilmeleri için çocukların hayranlık duydukları kişilerin de hatasız olmadıklarını bilmeleri gerekir. Başarıya giden yol başarısızlıklarla döşenmiştir. Hepimiz yürümeyi pek çok kez düşe kalka öğrenmedik mi?

Bir tarafta bir kısım gençler hayalsiz, hedefsiz, sorumsuz yetişmekte, heva ve heveslerinin peşinde koşarken, en değerli anlarını israf ederken, bir diğer tarafta da sorumluluğunun farkında olan erdemli bir gençlik hızla işleri üstlenmektedir. Türkiye olarak en büyük sermayelerimizden birisi olan gençliğin geliştirilmesi, girişimcilik yönlerinin açığa çıkarılması desteklenmesi, farkındalık düzeylerinin arttırılması, insanlığın geleceği adına sorumluluk üstlenmeleri adına hepimize vazifeler düşmektedir. Bu alandaki güzel çalışmalarına tanık olduğumuz sivil toplum kuruluşlarına, şahıslara, alın ve akıl teri döken herkese teşekkür ederim. Sağ olsunlar.

Bu erdemli genç girişimciler nefesleri azalmakta olan büyükler için, profesyonel kadrolar için taze kan olmakta, daha yakın ilişkiler kurarak, daha modern ve profesyonel yaklaşımlarla bayrağı alıp götürmektedirler. Birinci basamakta olan seviye üst basamaklara, sokakta olan bayrağı caddeye, oradan mahalleye, şehre, ülkeye derken uluslararası arenaya taşıyabilmektedirler. Pek çok sektörde  başarılı örneklere rastlamaktayız. Başarı hikayeleri yazan gençlerimizi, onlara el veren büyüklerini kutluyoruz.

Tabii ki bu süreç çokda kolay gerçekleşmemektedir. Gerek gençlerin, gerekse büyüklerin, yakınların, ortakların yaklaşımları, hoşgörüleri, profesyonellerin desteği bu geçişi başarılı kılmaktadır. Bazende incir kabuğunu doldurmayacak sebeplerden dolayı başarısız olmakta, gençler aileden kopmakta, yaşlılar ise yıllarca emek verdikleri, geleceğin gücü genci, taze kanı kaybetmektedirler. Bazende gençlerimizin elinde yılların emeği ekipler, firmalar dağılmakta ve firma sahip olduklarını dahi kaybedebilmektedir. Bu hal bazen maalesef ailelerin dağılmasına, çok değerli olan aile birlikteliğinin bozulmasına ve küskünlüklere kadar gitmektedir.

Geleceğin liderleri olan gençlerimizi birçok sorumluluk ve zorlu görev beklemektedir. Bunların üstesinden gelebilmek için, liderlerin dinlemeyi bilen, önceliklerini iyi belirleyen, uzmanlaşmış, bilgiye değer veren, çevresindekilerin bilgisine, deneyimine ve emeğine saygı duyan, kendini sürekli geliştirmeye, öğrenmeye açık azimli bireyler olmaları gerekmektedir. Hiçbir zaman “her şeyi biliyorum” tavrında olmamakla beraber “her şeyi öğrenmek isterim” coşkusuyla konulara ve insanlara yaklaşan liderlere ihtiyacımız var. Genç kuşakların yöneticilik pozisyonuna atanmadan önce kendisini, sonra çevresindekileri yönetme yeteneği geliştirilmelidir.

 

Gençlerin yetiştirilmesi, işlerin gençlere devredilmesi ve tamir ederken tahribat yapılmaması devir teslim işlemlerinin ayakları yere sağlam basacak bir şekilde gerçekleşmesi çok hayati önem taşımaktadır. Profesyonel danışmanlık hizmeti alarak geçişin yumuşakça yapılması sağlanabilmektedir.

Çocuklarımızın kendi problemlerini çözmelerine, kararlarının sorumluluklarını üstlenmelerine izin vermeliyiz.

Lider olmakla birlikte gelen belirli bir kendine yeterlilik vardır. Kararları veren kişi siz olduğunuzda, bunların arkasında duran ve bu kararların yarattığı karmaşayı temizlemesi gereken kişi de siz olmalısınız. Ebeveynler devamlı olarak çocuklarının problemlerini onların yerine çözersek, çocuklar hiç bir zaman, kritik kendi ayakları üzerinde durma yeteneğini geliştiremezler. Her zaman onları kurtarmak ve bıraktıkları karmaşayı temizlemek için baskın yapan birilerine sahip olan çocuklar, hayatlarının tamamını bunun olmasını bekleyerek geçirirler. Liderler ise eyleme geçer. İdareyi ele alırlar. Sorumlu ve hesap verebilir olurlar.

 

 

Gençler daha çok rasyonel, büyükler ise duygusal düşünmekte…

Burada gençlerimizin daha çok rasyonel düşünmekte ve sonuç odaklı yaklaşımlarda bulunmakta, büyükler ise yılların alışkanlıkları ve diyalogları ile daha fazla duygusal davranabilmektedirler. Bazen de kitabi bilgilerin, kuralların piyasadaki sonuçları, yansımaları öğretildiği gibi olmamaktadır. Burada büyüklerin tecrübeleri devreye girmekte ve doğru sonuca ulaşmakta iyi bir tercih olmaktadır. Evet, yönetimin gençlere devrinde, büyüklerin sahip olduğu tecrübenin, iletişim ve ilişki ağının, iş yapma biçimlerinin, gençlerin heyecanının, duygusallığın, rasyonelliğin hoş bir dengesini yakalamak önem kazanmaktadır.

Dolayısıyla süreç sabır, sukunet, hoşgörü, saygı ve sevgi çerçevesinde yol alınmalıdır.

Taraflar, yanlışları gördüğü tarafı hemen silip atmamalı, onların istekliliğini, yaptıkları güzel işleri hafızasına getirmeli, hoşgörüyle öğrenme süreci olarak yarım gözle görerek olayı kabullenmelidir. Güzel yapılan şeylerde ise gözlerini tam açmalı, görmeli ve takdir etmelidir. Aslında yürümeyi de böyle öğrenmedik mi, düştük-kalktık, düştük-kalktık ve yürümeye başladık. Yeter ki, düştüğümüz yerden kalkabilmesini bilelim.

Gençler, sizler bizim geleceğimizin gücü, ümit çiçeklerimiz, bağımızın, bahçemizin en değerli güllerisiniz. Büyükleriniz olarak pek çok zorluklar yaşayarak, dişimizle, tırnağımızla bir noktaya taşıdığımız müesseselerimizin, sancağımızın daha iyi noktalara taşınmasını istiyoruz.

Sizlere haram yedirmemeye çalıştık, hatalar yaptık, belki düşe kalka bugünlere ulaştık. Zaman zaman sizleri ihmal ettik, beyinlerinizin, ruhlarınızın ihtiyaçlarını belkide zamanında gideremedik. İçinizdeki potansiyelin tam olarak dinamik güç haline gelmesi için yeterli eğitimlerinizi belki aldıramadık. Ama bir şey vardı ki, samimiydik, haram yedirmemeye, içirmemeye, anneleriniz size abdestsiz süt vermeye gayret etti. Ne yapalım ki bizler bu kadarını Mevlamız (cc) lütfetti. Evet bundan sonrası size ait. Sizler tahsillerini tamamlayarak işlerinizin başına döndünüz. Sizler çok daha büyüklerini yapabilecek kapasitedesiniz…

Çocuk babasını geçerse çocukta, babasıda başarılıdır. Geçemezse her ikiside başarısızdır.

Japon Atasözünde geçtiği gibi  “Sanatçıyım diyebilmek için ustanı geçeceksin ve kendini geçecek bir öğrenci yetiştireceksin.

Çırak ustasını geçmez ise sanat kaybolur. Bu müesseseler, organizasyonlar gelişsin, büyüsün. Haydi görelim sizi. Size inanıyor ve güveniyoruz…

Orhangazi oğlu Murat Hüdavendigar’a “Ey bağlarımın tatlı meyvesi olan oğul….” diye sesleniyordu. Sevgiyle besleniyordu geçmişin gençleri, çocukları… Onlarda zamanı, zemini geldiğinde kendilerinden beklenileni yapıyorlardı.

II. Murat 40 yaşlarında oğlu Fatih Sultan’a “Gidelim, Hakkı zikreyleyelim” diyerek gencecik Fatih’e tahtı teslim ediyordu. Daha sonra şartların gerektirmesi ile birlikte koca Fatih babasını göreve çağırabilmekte “Madem ben padişahsam, emrediyorum ordunun başına geçiniz ” diyebilmekteydi. Akşemseddin, Molla Gürani gibi farklı karakterlerde hocalar tutarak oğlu Fatih Sultan Mehmed’inçok yönlü yetişmesini sağladı. Oğlunun yanında hocasından korkarak onlara ders veriyor. İlme ve alime verdiği önemi gösteriyordu.

Fatih Sultan Mehmet hanın annesi Huma Sultan, aylarca yatağına girmeyen, çağ açıp, çağ kapatan Fatih’e şöyle der ”Anam, aylardır gözümü uyku girmiyor. Ya İstanbul beni alır, ya ben onu” diyordu. Hedefi, vizyonu olmak önemliydi, hayali olan her zaman önden gidiyordu.

Fatih’te İstanbul’u fethettikten sonra ilim yuvalarına pek çok masraf eder. Bu görenler “padişahım, bunların çoğu okumuyor, ilim tahsil etmiyor, paralar israf oluyor” derler. Ama büyük insan, “bir alim yetişsin yeter” der ve her türlü kaynağını ilmin gelişmesine harcar.

Fatih çağ açıp kaparken 21 yaşındaydı. Demek ki gönülden istersek, ona inanırsak, güçlü bir niyet edersek ve onu hayatımızın tüm hücrelerinin amacı haline getirirsek, yeterince çalışırsak yapılamayacak pek bir şey yoktu. Evet günümüzde yeni Fatihlere, Fatih ruhlu gençlere ihtiyacımız çok.

Gelecek adına iddianız, hayaliniz var ise sizin gibi hayali olan arkadaşlarla arkadaşlık yapınız.

Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, insan genelde en yakın beş arkadaşının ortalaması. Dolayısıyla arkadaşlarımızı çok iyi seçmek zorundayız. Gözü iş âleminde olan, iş yapan, yapmaya istekli vizyoner insanlarla yapacağınız birliktelikler sizi geliştirecektir.  Aksine iş yapmayan, tembel, gelecek vizyonunu oluşturamamış insanlar ise sizi ayaklarınızdan aşağıya çekeceklerledir.

Hayatı tecrübe etmeye kalkmayın, tecrübe edenlerden öğrenin…

Kendi sinerjiniz, enerjiniz, iş modelinizle yıllardan süzüle süzüle gelen, büyüklerinizin tecrübelerini birleştirdiğimiz anda başarı oluşacaktır. Büyüklerinizin, profesyonellerin bizzat sahadan kazandıkları deneyimleri muhakkak önemseyin. Bir artı bir iki değil, Mevla’mızın(cc) da ihsanıyla, bereketiyle on bir olabilecektir. Uyum ve işbirliği sağlanamazsa bir artı biri iki dahi yapmakta zorlanabiliriz.

Yakınımızda bulunan vizyoner büyüklerle zaman zaman birlikte olmak, onların tecrübelerinin ışığında yol almak, hayat hikayelerini dinlemek büyük kazanım olacaktır gençlerimiz için. Büyüklerimiz vizyoner buldukları arkadaşlarının gençler ile tanışmalarını, kendilerini sevdirmelerini ve onlarla meşgul olmasını sağlamalıdır. Gençlerimizin algıları, kulakları, beyinleri başkalarından duyacaklarına daha açık olabiliyor. Baba sözünden ziyade başkalarının sözleri daha etkili olabiliyor.

İşletmelerin ailelerin geleceği, sürdürülebilir başarı için gençlerin iyi yetiştirilmesi şart. Çocuk kolay yetişmiyor. Bazen ne kadar dikkat ederseniz edin, çevre, arkadaş gurubu, sanal dünya daha etkili olabilmekte gençlerimizin potansiyelini boşa harcatabilmektedir.

Çocuklarımız bizlere Allah’ın emanetidir. Onların ruhunu beslemek, Adam gibi yetiştirmek ne kadar önemli değil mi?

Gençlerimizin enerjisine, yenilikçiliğine inanıyorum, güveniyorum. Bizde aile olarak küçük yaşlarda çocuklarımıza güvendik, yenilik yapacaklarına inandık. Onlarda güzel şeyler yaptılar, güvenimizi boşa çıkarmadılar. Sorumluluk üstlendiler. Bizim çocuklarımız bizleri geçiyorlar.

Gençler işletmelerde değişim ve dönüşümün başlatıcısı ve yürütücüsü olabilirler.

Genç kuşaklar bu dönüşümde önemli görevler üstlenebilirler. Ürün mimarisi, bilgi teknolojileri, müşteri hizmetleri birlikte geliştirilebilir, süreçleri iyileştirilebilir, maliyetler düşürülerek, inovasyon yapılarak işletmenin rekabetçilik gücü artırılabilir ve iş sonuçları değişebilir. İşi geliştirme, yenilikler katma anlamında, sürdürülebilirlik açısından gençlerin işletmeye katacakları şeyler aslında çok fazla.

Çağa uyumumu ve yenilenmeyi gençlerimizle birlikte gerçekleştirebiliriz. Özellikle dış ticaret ve bilgi teknolojileri hızlı bir şekilde sol şeride geçirilebilir.

Büyükler, yeri geldiği zaman çekilmesini bilmeliyiz. Büyükler sağlıklıyken, işler yolunda giderken yeni nesiler işe, hayata adapte olmayı başarabilirler. Genç kuşaklara geçiş, yeni kuşakların oryantasyonu, şirket profesyonelleriyle, iklimiyle, kültürüyle uyumunu sağlamak sorumluluk ve hazırlık yapmayı gerektiriyor.

Yeni kuşakların bilgi, teknik bilgileri yanında sorumluluk üstlenme, yönetim ve insani yönlerinin geliştirilmesi uyum sürecini hızlandıracaktır. Gençlerimizin yeterince hazırlanmamaları ve gelişimlerine, kendilerine yatırım yapmadan lider olmaları, yeterince hazırlanmadan sorumluluk almaları kaybetmeye götüren önemli sebeplerdendir.

Gençlerimizin, bir yöneticinin mutlaka sahip olması gereken en önemli özellik olan kendi fikirlerini insanlara anlatabilme, kendi düşüncelerini onlara aktarıp onları ikna edebilme gücünü kazanma konusunda eğitim almalıdır.

İşletmede, başkaları aracılığıyla sonuç alınır. Dolayısıyla gençlerimizin hem teknik, hem insani ve hemde liderlik yönlerinin geliştirilmesi, donanımlarını arttırmaları ilerleyen aşamalarında başarılarında önemli etken olacaktır.

Gençlerimiz sorumluluk üstlendiklerinde kendilerini tamamlayan karakterlerde, donanımlarda insanları çevresinde bulundurmalıdır. Kendisi duygusal ise rasyonel insanların bakışlarından istifade etmelidir. Rasyonel ise çevresinde bulunduracağı duygusal insanların yardımını, desteğini almalıdır.

Erken başladım işime, şeker kattım aşıma…

Hayat, ancak sahada gerçek alemde öğrenilir. Kullanılan kaslar ancak gelişebilir. Gençlerimizin bir an önce sahaya inmeleri, okullarını yaparken dahi işletmede görev üstlenmeleri, profesyonellerle birlikte çalışma hayatına girmeleri çok faydalı olmaktadır. Günümüzde okullarımız, üniversitelerimiz “sinyal etkisi” sağlasa da gençlerimizi işe ve iş dünyasına hazır hale getirmek de yetersiz kalıyor. Buda iş adamlarının çocuklarını ikinci nesil şirket ortağı veya yöneticisi olarak yetiştirmesi için, üniversite eğitimlerini formel ve enformel öğrenim unsurlarıyla desteklemesi gerekiyor. İş tecrübesi kazanma adına kendi işimizde çalışmadan önce çocuklarımızın özellikle kurumsallaşmış şirketlerde iş tecrübelerini kazanmalarını ve aile değerlerini kazanması için, diğer aile bireyleriyle “takım çalışması” yapmasını sağlamak gerekiyor.

Rahmetli babam 1950 yıllarda Amerika’lılarla çalışmasının kendisinde oluşturduğu değişimin etkisiyle küçük yaşlarda beni evi kasası yapmıştı, evin bütçesini ben yönetiyordum. Bende büyük bir gelişmeye vesile oldu bu güven. Çocuklara genç yaşlarda güvenme büyüklerin onlara verebileceği en büyük hediyelerden biri… Babanın evladına verebileceği en büyük sermaye belki de genç yaşlarda kendine özgüven kazanmasına yardımcı olmaktır.

Dünya erken kalkanlarındır. Dünyayı erken kalkanlar yönetir. Erken kalkan, erken yol alır. Üç sabah erken kalkan, bir gün kazanır. Sona kalan dona kalır. Bu güzel sözler yanında sayınMehmet Gültekin beyin dedesinin sözü de anlamı tamamlıyor. “Eğer erkenden kalkarsa bir kişi, secdeye değerse başı, tatlıya değerse dişi, akşama kadar rast gider onun işi…”

Hayata erken başlamak, güne erken başlamak, yola erken çıkmak ne güzeldir…

İnsanın beden, ruh, duygu ve zihin dünyasının gürül gürül çalışabilmesi, ciddi verimler ortaya koyacak seviyeyi tutturabilmesi için sabahın erken vaktinde kalkması gerektiği bilim dünyası tarafından tespit edildi. Güneş ecdadımız Osmanlı’yı hiçbir zaman yatağında yakalayamamıştır. Başarılı insanların da sabahın erken saatlerinde çalışmaya başladıklarını görmekteyiz. Kolaylık dini İslam ise sabahın seher vaktinde kalkılmasını insan için zorunlu görür. Önce evrenin o muhteşem akışıyla Allah’ı içinizde duyarsınız, sonra O’na yönelirsiniz. Böylece ruh, sınırsızlıklara açılımını terennüm eder. Bu durum beden, zihin, duygu yanlarımızı olumlu olarak motive eder. Onları şevklendiren, coşkulu bir konuma getiren fonksiyon icra eder.

Sonra çalışma başlar. Bir akış içinde çalışma…Verimli, bereketli ve huzurlu bir gün gerçekleşir. Bu bir bakıma her gün böyle devam eder. Ama aynı seviyede değil, her gün biraz daha kalite kazanarak, bilgi birikiminde biraz daha yükselerek, duygu dünyasında daha bir olgunlaşarak ve ruh aleminde de daha bir enginleşerek sürer.

Kardeşler arası birlik, beraberlik…

Gençlerimizin işe alıştırılmalarında en önemli konulardan biriside birden fazla çocuklu ailelerde çocuklar arası uyum ve dengenin sağlanmasıdır. Gençlerin yetenekleri, beklentileri, heyecanları doğrultusunda tahsil yapmaları, bu doğrultuda şirket dışında, şirket içinde altlardan başlayarak görev almaları, işleyiş içerisinde pişmeleri, deneyim kazanmaları önem kazanmaktadır. Mühendis olan bir gencin şirkette teknik konuları üstlenmesi, işletmeci bir gencin ise idari işler, genel yönetim konularını üstlenmesi gelişimi açısından faydalı olacaktır. Birleştirici ve anlam duygusu oluşturan yöneticilik yaklaşımı aşılanmalıdır gençlerimize.

İlk görevim: Evimizin Kasası.

Ev kasalığından şirket kasalığına geçiş yapınca zorlanmadım. Anneme ve babama beni bütünsel, ileri görüşlü ve özgür bir birey olarak yetiştirdikleri için teşekkür ederim. Başarmak güvenle başlar, Ailem bana hep güvendi…

Gençlerimiz güven kırıcı hareketlerden sakındıkça, inanıyorum ki, büyükler olarak bizler gençlerimize daha çok güvenecek, geleceğin büyük adamlarına destek vereceğiz. Kendimizi bir ölçüde işletme açısından bilge insan sayın İshak Alaton beyin deyimiyle “lüzumsuz adam” haline getirecek, gençlerimizin kaslarının gelişmesine, diyaloglarının gelişmesine, ilişki ve iletişim becerilerinin gelişmesine en büyük desteği vermiş olacaktır.

Gençlik hayatın tarlası.

Hayatınızın en önemli, en hassas ve en kritik rampasında bulunuyorsunuz. Burada yapacaklarınız yarınlarınızı belirleyecek. Burada ne ekersek yarın bunları biçeceğiz.

Günahın, heva ve hevesin süslü yüzüne aldanmayalım. Pişman olacağımız işler yapmayalım. İnsi ve cinni şeytanların, kadınların, nefsimizin şerrinden Yüce Yaradanımıza (cc) sığınalım.

Hikâyemizi tertemiz tutalım.

Her biriniz ayrı ayrı kişisel olarak birer kocaman markasınız. Marka değerlerinizi, kişilik unsurlarınızı, itibarınızı, saygınlığını hep canlı ve taze tutunuz marka şahıs olabilesiniz.

Gençliğimizi temiz yaşarsak, büyük hatalar yapmaz isek gelecek temiz olacaktır.  İnsanlar hayallerine göre değer kazanır, neyi hedefliyorsa, o hedefinin büyüklüğüne göre değerlendirilir. Dolayısıyla sizler büyük işleri yapabilecek DNA kodlarına sahip olarak lütfen küçük işlerin adamı olmayın. Hep büyük gibi davranın, büyük hedefler, hayaller kurun.

Mesuliyetlerin az olduğu ve hataların daha rahat tolera edildiği gençlik büyük bir fırsat…

Gençlerimiz bu fırsatı iyi değerlendirmeli, her yeni gününü bir öncekinden daha gelişmiş olarak zaman tüneline göndermelidir. İkinci yabancı dil, lisans üstü eğitim, hızlı yazı yazma, hızlı kitap okuma, müzakere teknikleri gibi konuları da bu arada mümkünse halletmelidir. Gelişen dönemde ev, hanım, çocuklar, iş yoğunluğu derken direk işin dışındaki konulara kalan zaman çok daha azalacaktır.

Tabii ki bu dönemin en önemli konularından biride eşini seçmek. Eş, iş ve arkadaş seçimi hayatta başarıyı etkileyen en önemli seçimlerden sayılabilir. Şu unutmamalıyız ki, insan en yakın beş arkadaşının ortalamasıymış. İlk 5 önemli…Eş, iş ve arkadaş insanı paçalarından aşağıya doğru çeken değil, ruhen, ilmen, vizyon olarak bizi yukarıya doğru çekecek insanlardan olmalı.

Gençler olarak her ne olursa olsun en önemli şeyin aile birliği olduğunu, ailemiz, anne/babamız kadar bizi hiçbir kimsenin sevemeyeceğini unutmamalı ve onların hayır dualarını her zaman yanımızda hissetmeliyiz. En büyük sermayelerden birisidir büyüklerin hayır duaları. Peygamber Efendimizin (sav) “Bir babanın evladına duası bir peygamberin ümmetine duası gibidir.” sözünü hiç unutmayalım…

 

İş adamının karakterlisi, omurgalısı ve değerleri olanı makbuldür, kalıcıdır. Her halde yüksek karakterinizden, duruşunuzdan taviz vermeyiniz.

Sevgimizi, saygımızı, samimiyetimizi, içtenliğimizi ürünümüzden, hizmetlerimizden, çevremizden hiçbir şeyden eksik etmemeye çalışalım.

Kazancınızın çokluğundan çok temizliğine önem veriniz. Helal Kazanmak gibisi yok.

Hak yemekten, haksızlık ve adaletsizlik yapmaktan çekininiz.  Gelişmenizde hakları ve emekleri olan anne ve babanızı, hocalarınızı,  ustalarımızı, size yardımcı olanları hiç unutmamaya gayret ediniz. Önemli gün ve gecelerde kendileriyle görüşmenin yollarını zorlayınız. En azından telefonla arayarak hal ve hatırlarını sorunuz.

İnancımızın, Anadolu kültürümüzün, aile değerlerimizin iyi bir temsilcisi olmaya gayret ediniz.

Gelecek şimdi…Geleceği oluşturan bugündür, gelecek bugünün içinde…

Bugün ne ekersek yarı onu biçeriz. Bugün tarlaya ektiğimiz tohum karşımıza, soframıza gelecektir. Bugünler önemli….Bugünlerdir yarını hazırlayan…Yarın ne olacağınızı görmek istiyorsanız bugününüze bakınız.Yarının tohumları bugünden atılır. Kendinize yatırım yapın. Her yeni gününüz bir önceki günden daha iyi olmalı..

Kimisi laf yapar, kimisi lafını gerçek yapar…

Yarın geç olabilir. Yol bulmak, geleceğe akmak için en uygun zaman şimdi… Başarılı olmak istiyorsanız ertelemeyin.Eğer şimdi değilse ne zaman?

Hatalarımızın tolere edildiği, hala sorumluluklarımız minimumda olduğu yaşlardır 20’ler…Bu yaşlarda yapacaklarınız 30lu, 40lı, 50li yaşlardaki yaşamlarınızı etkileyecek. Dolayısıyla gençlerimizin bazıları 20’li yaşlara gereken önemi vermiyor. Hâlbuki 20’li yaşlar tüm yaşam çemberimiz içerisindeki en önemli dilim. Çalıştığımız şirketler/insanlar nasıl bir yönetici olacağımızı, seçtiğimiz eş ne kadar mutlu bir hayat süreceğimizi, mesleğimiz ne kadar kazanacağımızı, aldığımız kararlar yaşam kalitemizi belirliyor. Yani 20’li yaşlarda attığımız adımlar 30’lu ve 40’lı yaşlarımızı ya garanti altına alıyor, ya da harcıyor.

Şunu da asla unutma ki, neye sahip olursan ol, sevgi dolu bir yüreğe sahip değilsen, hiçbir şeye sahip değilsindir.

İşinize özen gösteriniz, sevgiyle, tutkuyla, coşkuyla bağlanınız. Sevdiği işi yapan hiç yorulmaz imiş.

Hayat boyu öğrenim görevlisi kalmak ne güzel.

Hergün, her hafta, her ay birşeyler öğrendiğimizi, kendi yapımıza bir donatı eklediğimizi düşünsenize, neler olmaz?

Temel Aksoy Bey ne güzel söylemiş “Öğrenmenin kendisini öğrenmek, bilmekten çok daha önemlidir, çünkü başarıyı getiren aslında ne kadar bilmediğimiz değil, bireysel gelişim ve öğrenme disiplinimizin ne kadar gelişkin olduğudur.”

Her gün yeni bir şeyler öğrenmek…Her gün yeniden doğmak…86400 saniyemizi dolu dolu yaşamak…Bugünümüzü dünden, yarınımızı bugünden büyük kılmak…

Diploma eskiden her şey demek değildi, Şimdi ise çok daha az değerli.Gerekli ancak asla yeterli değil.Hızlı bir şekilde okulu bitirip, diplomayı almalı iş sahasına hızlıca girilmelidir.

Bugünün dünyasında en azından İngilizceyi bilmen bir işadamının dünyayı takip etmesi ve diğer pazarları tanıması mümkün değil. Her ne iş yaparsak yapalım başarılı olmak istiyorsak dil yeteneklerimizi geliştirmemiz şarttır.

Kişisel anlamda, mesleki anlamda, kurumsal anlamda her daim öğrenci kalmak gerekiyor. Meslek kuruluşlarımızın, STK’Ların etkinliklerini takip edelim, katılalım. Biraz erken giderek, biraz da geç çıkarak, kartlaşarak kişisel ağımızı geliştirelim. Kişisel ağımızı etkin bir şekilde yönetelim.  Okumayan, kendini geliştirmeyen insanın kime faydası olabilir ki? Hekimoğlu İsmail beyin tespiti ne kadar doğru “Okumayan bir kimse bakımı yapılmayan, sulanmayan bir ağaç gibidir, ne meyve verir, ne gölge verir, sonunda kuruyup gider. Okumayan insan neyi anlatacak! Dedikodu ve gıybetin yaygın hal alması okumamaktandır.”

Mazeret değil, marifet üretelim…En kolay şeylerden birisi bahane, mazeret üretmektir. Rağmenci olmak ne güzel…Şöyle olsaydı, şuyumuz olsaydı, keşkeler yerine “Her şeye rağmen” deyip işimize, kendimize bakalım. Başkalarıyla ilgilenmeyiniz. Dönüşü ve hasılatı garanti olan yatırım kendimize yapacağımız yatırımdır.

Vücudumuza, sağlığınıza iyi bakınız, özel hayatınıza önem veriniz.

Vücudumuz bize verilmiş en büyük emanet. Yedek parçası yok. Bize uzun yıllar hizmet verecek. Sporu, hareketi, sağlıklı beslenmeyi, sağlıklı yaşlanmayı, düzenli uykuyu, sabah kahvaltılarımızı asla ihmal etmemeliyiz. Vücudumuza zararlı içeceklerden, gıdalardan, alkolden, sigaradan uzak durmalıyız.

Erken Final bakın ne diyor: “Eğer sigara içiyorsan, senin hikayen olması gerekenden %15 daha kısa sürecek.”

Çocuklar ve genç yetişkinler kimi zaman yaptıklarının sonuçlarını iş işten geçtikten sonra görürler. Örneğin, genç yaşlarda hızlı bir hayat yaşamak, az uyumak, sağlıksız beslenmek, spor yapmamak önemsenmeyebilir ancak 10 sene sonra organlar yavaş yavaş sorun yaşar, kalıcı olabilecek hastalıklar meydana gelir. Dolayısıyla hayatımızda “keşke” leri ne kadar az stok yaparsak o kadar ileriye gidebiliriz.

Senin “Hayat defterin” önünde seni bekliyor… Senin hikayeni sen yazacaksın….

Hiçbir zaman ümitsiz davranmayınız. İyi niyetinizle, sabırla, azimle, gayretle, adanmışlıkla devam ederseniz inanın sizde yapabilirsiniz. Belki de daha iyisini yapabilirsiniz.Demek oluyor ki çalışınca oluyor. Yapılması gerekenler zamanında yapılıyorsa başarı geliyor.

Her gün hayat yeniden başlıyor.Bunan sonraki kısmını senin doldurmanı bekliyor. Hatta beklemiyor. 24 saat bittiğinde yeni bir sayfaya geçiyor. Ama dolu, ama boş…

Sende önündeki defterine öyle hikâyeler sığdır ki, önce kendin, ailen, toplum ve insanlık seninle iftihar etsin. Kendi ailen gibi dünya da sana minnettarlık duysun. Mutlu ol, mutlu kıl…

Bizler geçmişin küçükleri olarak bugünün büyüklerini oluşturuyoruz. İnanıyoruz ki, sizlerde bugünün küçükleri olarak yarının güzel büyükleri, başarılı erdemli girişimcileri, iş adamlığı ile kültür,sanatı birleştiren, ahi ruhlu girişimcileri, insanlığın kaderini değiştiren kahramanlar olacaksınız.

Dünya nüfusunun; yüzde 3’ü beynini çalıştırıp tasarlıyor, yüzde 17’si yönetiyor, yüzde 80’i amelelik yapıyor. Siz hangi dilime giriyorsunuz? Hangi dilime girmeyi hayal ediyorsunuz, ajandanızda neler yapıyorsunuz? Ne tür hazırlıkta bulunuyorsunuz? Gelir paylaşımı ise tam tersi. Gelirin büyük kısmını tasarımcılar ve yöneticiler alırken yüzde 80 amelelik yapanlar ise yüzde 20 civarında pay almaktadır.

Zirve seni bekliyor…Küçük adımlarla hemen başlayalım.

Küçük adımlarla başlayalım. Büyük sonuçlar küçük uygulamaların sonucudur. Uzun  mesafeli yolların   küçük  ama  sürekli adımlarla alındığının bilincindeyiz. Küçük mütevazi adımların bileşkesi muhteşem iş ve hayat sonuçlarına götürür. Küçük zaferler motivasyon sağlarlar. Bütünün kalitesi bileşenlerin kalitesine bağlıdır. Hayat bütününün kalitesi onu oluşturan detayların kalitesiyle ortaya çıkar. “Öğren-Yaşa-Anlat” döngüsü bizi canlı tutacaktır.Başarılı olmak, geride harika bir hayat bırakmak için ne mirasa,ne yüksek yerlerde dayıya, ne iyi bir diplomaya ihtiyaç var. Değişimler, gelişimler hep içerden başlar. Soba içeriden tutuşturulur.

Siz de niyetli misiniz formanızı ıslatmaya…? Var mısınız?

Önce adam, sonra adem ol. Önce adam, sonra girişimci ol. İyi insan olmanın ve gelecekte sahip olacağı aileye saadeti yakalama adına iyi bir eş olmanın gerektirdiği donanımlarla donatmalıyız kendimizi.

 

En çok çalışanlar ve formayı en çok ıslatanlar, yani sahada ençok koşan, terleyen ve emek verenler yükselir…Gençlerle yaşlıların el ele verdiği, gönül gönüle yol aldığı organizasyonlar, şirketler büyür, geleceğe emin adımlarla yol alır.

Haydi top sende. Haydi ileri o zaman.Çok daha ileri götüreceğinize inancımız tamdır…

Birlik ve beraberliğiniz daim olsun. Efendimizin (sav) işaretiyle unutma ki, birlikte rahmet, ayrılıkta ise azap vardır! Allah’ın yardımı birlikte olanlar üzerinedir.

Yolun açık, geleceğin aydınlık ve ışığın, bereketin bol olsun genç girişimci…

Recep Ali Topçu| Adell Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş. | Yön.Kur.Bşk. | 2015

GENÇ KUŞAKLARIN, VELİAHTLARIN İŞE ORYANTASYONU…

GENÇ KUŞAKLARIN, VELİAHTLARIN İŞE ORYANTASYONU…

Pek çok sıkıntıya ve zorluğa katlanarak kurulan, geliştirilen işletmelerimizin, aile şirketlerimizin devamlılığı büyük oranda arkadan gelen nesillerin, gençlerin, veliahtların geleceğin liderleri olarak iyi yetiştirilmeleri, işe oryante edilmelerine ve sahiplenmelerine bağlı.

Günümüz büyüklerinin, liderlerinin en önemli görevlerinden biri de geleceğin liderlerini yetiştirmek olmalıdır. Bir tarafta bir kısım gençler hayalsiz, hedefsiz, sorumsuz yetişmekte, heva ve heveslerinin peşinde koşarken, en değerli anlarını israf ederken, bir diğer tarafta da sorumluluğunun farkında olan erdemli bir gençlik hızla işleri üstlenmektedir. Türkiye olarak en büyük sermayelerimizden birisi olan gençliğin geliştirilmesi, girişimcilik yönlerinin açığa çıkarılması desteklenmesi, farkındalık düzeylerinin arttırılması, insanlığın geleceği adına sorumluluk üstlenmeleri adına hepimize vazifeler düşmektedir. Bu alandaki güzel çalışmalarına tanık olduğumuz sivil toplum kuruluşlarına, şahıslara, alın ve akıl teri döken herkese teşekkür ederim. Sağ olsunlar.

Bu erdemli genç girişimciler nefesleri azalmakta olan büyükler için, profesyonel kadrolar için taze kan olmakta, daha yakın ilişkiler kurarak, daha modern ve profesyonel yaklaşımlarla bayrağı alıp götürmektedirler. Birinci basamakta olan seviye üst basamaklara, sokakta olan bayrağı caddeye, oradan mahalleye, şehre, ülkeye derken uluslararası arenaya taşıyabilmektedirler. Pek çok sektörde  başarılı örneklere rastlamaktayız. Başarı hikayeleri yazan gençlerimizi, onlara el veren büyüklerini kutluyoruz.

Tabii ki bu süreç çokda kolay gerçekleşmemektedir. Gerek gençlerin, gerekse büyüklerin, yakınların, ortakların yaklaşımları, hoşgörüleri, profesyonellerin desteği bu geçişi başarılı kılmaktadır. Bazende incir kabuğunu doldurmayacak sebeplerden dolayı başarısız olmakta, gençler aileden kopmakta, yaşlılar ise yıllarca emek verdikleri, geleceğin gücü genci, taze kanı kaybetmektedirler. Bazende gençlerimizin elinde yılların emeği ekipler, firmalar dağılmakta ve firma sahip olduklarını dahi kaybedebilmektedir. Bu hal bazen maalesef ailelerin dağılmasına, çok değerli olan aile birlikteliğinin bozulmasına ve küskünlüklere kadar gitmektedir.

Geleceğin liderleri olan gençlerimizi birçok sorumluluk ve zorlu görev beklemektedir. Bunların üstesinden gelebilmek için, liderlerin dinlemeyi bilen, önceliklerini iyi belirleyen, uzmanlaşmış, bilgiye değer veren, çevresindekilerin bilgisine, deneyimine ve emeğine saygı duyan, kendini sürekli geliştirmeye, öğrenmeye açık azimli bireyler olmaları gerekmektedir. Hiçbir zaman “her şeyi biliyorum” tavrında olmamakla beraber “her şeyi öğrenmek isterim” coşkusuyla konulara ve insanlara yaklaşan liderlere ihtiyacımız var. Genç kuşakların yöneticilik pozisyonuna atanmadan önce kendisini, sonra çevresindekileri yönetme yeteneği geliştirilmelidir.

 

Gençlerin yetiştirilmesi, işlerin gençlere devredilmesi ve tamir ederken tahribat yapılmaması devir teslim işlemlerinin ayakları yere sağlam basacak bir şekilde gerçekleşmesi çok hayati önem taşımaktadır. Profesyonel danışmanlık hizmeti alarak geçişin yumuşakça yapılması sağlanabilmektedir.

 

Gençler daha çok rasyonel, büyükler ise duygusal düşünmekte…

Burada gençlerimizin daha çok rasyonel düşünmekte ve sonuç odaklı yaklaşımlarda bulunmakta, büyükler ise yılların alışkanlıkları ve diyalogları ile daha fazla duygusal davranabilmektedirler. Bazen de kitabi bilgilerin, kuralların piyasadaki sonuçları, yansımaları öğretildiği gibi olmamaktadır. Burada büyüklerin tecrübeleri devreye girmekte ve doğru sonuca ulaşmakta iyi bir tercih olmaktadır. Evet, yönetimin gençlere devrinde, büyüklerin sahip olduğu tecrübenin, iletişim ve ilişki ağının, iş yapma biçimlerinin, gençlerin heyecanının, duygusallığın, rasyonelliğin hoş bir dengesini yakalamak önem kazanmaktadır.

Dolayısıyla süreç sabır, sukunet, hoşgörü, saygı ve sevgi çerçevesinde yol alınmalıdır.

Taraflar, yanlışları gördüğü tarafı hemen silip atmamalı, onların istekliliğini, yaptıkları güzel işleri hafızasına getirmeli, hoşgörüyle öğrenme süreci olarak yarım gözle görerek olayı kabullenmelidir. Güzel yapılan şeylerde ise gözlerini tam açmalı, görmeli ve takdir etmelidir. Aslında yürümeyi de böyle öğrenmedik mi, düştük-kalktık, düştük-kalktık ve yürümeye başladık. Yeter ki, düştüğümüz yerden kalkabilmesini bilelim.

Gençler, sizler bizim geleceğimizin gücü, ümit çiçeklerimiz, bağımızın, bahçemizin en değerli güllerisiniz. Büyükleriniz olarak pek çok zorluklar yaşayarak, dişimizle, tırnağımızla bir noktaya taşıdığımız müesseselerimizin, sancağımızın daha iyi noktalara taşınmasını istiyoruz.

Sizlere haram yedirmemeye çalıştık, hatalar yaptık, belki düşe kalka bugünlere ulaştık. Zaman zaman sizleri ihmal ettik, beyinlerinizin, ruhlarınızın ihtiyaçlarını belkide zamanında gideremedik. İçinizdeki potansiyelin tam olarak dinamik güç haline gelmesi için yeterli eğitimlerinizi belki aldıramadık. Ama bir şey vardı ki, samimiydik, haram yedirmemeye, içirmemeye, anneleriniz size abdestsiz süt vermeye gayret etti. Ne yapalım ki bizler bu kadarını Mevlamız (cc) lütfetti. Evet bundan sonrası size ait. Sizler tahsillerini tamamlayarak işlerinizin başına döndünüz. Sizler çok daha büyüklerini yapabilecek kapasitedesiniz…

Çocuk babasını geçerse çocukta, babasıda başarılıdır. Geçemezse her ikiside başarısızdır.

Japon Atasözünde geçtiği gibi  “Sanatçıyım diyebilmek için ustanı geçeceksin ve kendini geçecek bir öğrenci yetiştireceksin.

Çırak ustasını geçmez ise sanat kaybolur. Bu müesseseler, organizasyonlar gelişsin, büyüsün. Haydi görelim sizi. Size inanıyor ve güveniyoruz…

Orhangazi oğlu Murat Hüdavendigar’a “Ey bağlarımın tatlı meyvesi olan oğul….” diye sesleniyordu. Sevgiyle besleniyordu geçmişin gençleri, çocukları… Onlarda zamanı, zemini geldiğinde kendilerinden beklenileni yapıyorlardı.

II. Murat 40 yaşlarında oğlu Fatih Sultan’a “Gidelim, Hakkı zikreyleyelim” diyerek gencecik Fatih’e tahtı teslim ediyordu. Daha sonra şartların gerektirmesi ile birlikte koca Fatih babasını göreve çağırabilmekte “Madem ben padişahsam, emrediyorum ordunun başına geçiniz ” diyebilmekteydi. Akşemseddin, Molla Gürani gibi farklı karakterlerde hocalar tutarak oğlu Fatih Sultan Mehmed’inçok yönlü yetişmesini sağladı. Oğlunun yanında hocasından korkarak onlara ders veriyor. İlme ve alime verdiği önemi gösteriyordu.

Fatih Sultan Mehmet hanın annesi Huma Sultan, aylarca yatağına girmeyen, çağ açıp, çağ kapatan Fatih’e şöyle der ”Anam, aylardır gözümü uyku girmiyor. Ya İstanbul beni alır, ya ben onu” diyordu. Hedefi, vizyonu olmak önemliydi, hayali olan her zaman önden gidiyordu.

Fatih’te İstanbul’u fethettikten sonra ilim yuvalarına pek çok masraf eder. Bu görenler “padişahım, bunların çoğu okumuyor, ilim tahsil etmiyor, paralar israf oluyor” derler. Ama büyük insan, “bir alim yetişsin yeter” der ve her türlü kaynağını ilmin gelişmesine harcar.

Fatih çağ açıp kaparken 21 yaşındaydı. Demek ki gönülden istersek, ona inanırsak, güçlü bir niyet edersek ve onu hayatımızın tüm hücrelerinin amacı haline getirirsek, yeterince çalışırsak yapılamayacak pek bir şey yoktu. Evet günümüzde yeni Fatihlere, Fatih ruhlu gençlere ihtiyacımız çok.

Gelecek adına iddianız, hayaliniz var ise sizin gibi hayali olan arkadaşlarla arkadaşlık yapınız.

Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, insan genelde en yakın beş arkadaşının ortalaması. Dolayısıyla arkadaşlarımızı çok iyi seçmek zorundayız. Gözü iş âleminde olan, iş yapan, yapmaya istekli vizyoner insanlarla yapacağınız birliktelikler sizi geliştirecektir.  Aksine iş yapmayan, tembel, gelecek vizyonunu oluşturamamış insanlar ise sizi ayaklarınızdan aşağıya çekeceklerledir.

Hayatı tecrübe etmeye kalkmayın, tecrübe edenlerden öğrenin…

Kendi sinerjiniz, enerjiniz, iş modelinizle yıllardan süzüle süzüle gelen, büyüklerinizin tecrübelerini birleştirdiğimiz anda başarı oluşacaktır. Büyüklerinizin, profesyonellerin bizzat sahadan kazandıkları deneyimleri muhakkak önemseyin. Bir artı bir iki değil, Mevla’mızın(cc) da ihsanıyla, bereketiyle on bir olabilecektir. Uyum ve işbirliği sağlanamazsa bir artı biri iki dahi yapmakta zorlanabiliriz.

Yakınımızda bulunan vizyoner büyüklerle zaman zaman birlikte olmak, onların tecrübelerinin ışığında yol almak, hayat hikayelerini dinlemek büyük kazanım olacaktır gençlerimiz için. Büyüklerimiz vizyoner buldukları arkadaşlarının gençler ile tanışmalarını, kendilerini sevdirmelerini ve onlarla meşgul olmasını sağlamalıdır. Gençlerimizin algıları, kulakları, beyinleri başkalarından duyacaklarına daha açık olabiliyor. Baba sözünden ziyade başkalarının sözleri daha etkili olabiliyor.

İşletmelerin ailelerin geleceği, sürdürülebilir başarı için gençlerin iyi yetiştirilmesi şart. Çocuk kolay yetişmiyor. Bazen ne kadar dikkat ederseniz edin, çevre, arkadaş gurubu, sanal dünya daha etkili olabilmekte gençlerimizin potansiyelini boşa harcatabilmektedir.

Çocuklarımız bizlere Allah’ın emanetidir. Onların ruhunu beslemek, Adam gibi yetiştirmek ne kadar önemli değil mi?

Gençlerimizin enerjisine, yenilikçiliğine inanıyorum, güveniyorum. Bizde aile olarak küçük yaşlarda çocuklarımıza güvendik, yenilik yapacaklarına inandık. Onlarda güzel şeyler yaptılar, güvenimizi boşa çıkarmadılar. Sorumluluk üstlendiler. Bizim çocuklarımız bizleri geçiyorlar.

Gençler işletmelerde değişim ve dönüşümün başlatıcısı ve yürütücüsü olabilirler.

Genç kuşaklar bu dönüşümde önemli görevler üstlenebilirler. Ürün mimarisi, bilgi teknolojileri, müşteri hizmetleri birlikte geliştirilebilir, süreçleri iyileştirilebilir, maliyetler düşürülerek, inovasyon yapılarak işletmenin rekabetçilik gücü artırılabilir ve iş sonuçları değişebilir. İşi geliştirme, yenilikler katma anlamında, sürdürülebilirlik açısından gençlerin işletmeye katacakları şeyler aslında çok fazla.

Çağa uyumumu ve yenilenmeyi gençlerimizle birlikte gerçekleştirebiliriz. Özellikle dış ticaret ve bilgi teknolojileri hızlı bir şekilde sol şeride geçirilebilir.

Büyükler, yeri geldiği zaman çekilmesini bilmeliyiz. Büyükler sağlıklıyken, işler yolunda giderken yeni nesiler işe, hayata adapte olmayı başarabilirler. Genç kuşaklara geçiş, yeni kuşakların oryantasyonu, şirket profesyonelleriyle, iklimiyle, kültürüyle uyumunu sağlamak sorumluluk ve hazırlık yapmayı gerektiriyor.

Yeni kuşakların bilgi, teknik bilgileri yanında sorumluluk üstlenme, yönetim ve insani yönlerinin geliştirilmesi uyum sürecini hızlandıracaktır. Gençlerimizin yeterince hazırlanmamaları ve gelişimlerine, kendilerine yatırım yapmadan lider olmaları, yeterince hazırlanmadan sorumluluk almaları kaybetmeye götüren önemli sebeplerdendir.

Gençlerimizin, bir yöneticinin mutlaka sahip olması gereken en önemli özellik olan kendi fikirlerini insanlara anlatabilme, kendi düşüncelerini onlara aktarıp onları ikna edebilme gücünü kazanma konusunda eğitim almalıdır.

İşletmede, başkaları aracılığıyla sonuç alınır. Dolayısıyla gençlerimizin hem teknik, hem insani ve hemde liderlik yönlerinin geliştirilmesi, donanımlarını arttırmaları ilerleyen aşamalarında başarılarında önemli etken olacaktır.

Gençlerimiz sorumluluk üstlendiklerinde kendilerini tamamlayan karakterlerde, donanımlarda insanları çevresinde bulundurmalıdır. Kendisi duygusal ise rasyonel insanların bakışlarından istifade etmelidir. Rasyonel ise çevresinde bulunduracağı duygusal insanların yardımını, desteğini almalıdır.

Erken başladım işime, şeker kattım aşıma…

Hayat, ancak sahada gerçek alemde öğrenilir. Kullanılan kaslar ancak gelişebilir. Gençlerimizin bir an önce sahaya inmeleri, okullarını yaparken dahi işletmede görev üstlenmeleri, profesyonellerle birlikte çalışma hayatına girmeleri çok faydalı olmaktadır. Günümüzde okullarımız, üniversitelerimiz “sinyal etkisi” sağlasa da gençlerimizi işe ve iş dünyasına hazır hale getirmek de yetersiz kalıyor. Buda iş adamlarının çocuklarını ikinci nesil şirket ortağı veya yöneticisi olarak yetiştirmesi için, üniversite eğitimlerini formel ve enformel öğrenim unsurlarıyla desteklemesi gerekiyor. İş tecrübesi kazanma adına kendi işimizde çalışmadan önce çocuklarımızın özellikle kurumsallaşmış şirketlerde iş tecrübelerini kazanmalarını ve aile değerlerini kazanması için, diğer aile bireyleriyle “takım çalışması” yapmasını sağlamak gerekiyor.

Rahmetli babam 1950 yıllarda Amerika’lılarla çalışmasının kendisinde oluşturduğu değişimin etkisiyle küçük yaşlarda beni evi kasası yapmıştı, evin bütçesini ben yönetiyordum. Bende büyük bir gelişmeye vesile oldu bu güven. Çocuklara genç yaşlarda güvenme büyüklerin onlara verebileceği en büyük hediyelerden biri… Babanın evladına verebileceği en büyük sermaye belki de genç yaşlarda kendine özgüven kazanmasına yardımcı olmaktır.

Dünya erken kalkanlarındır. Dünyayı erken kalkanlar yönetir. Erken kalkan, erken yol alır. Üç sabah erken kalkan, bir gün kazanır. Sona kalan dona kalır. Bu güzel sözler yanında sayınMehmet Gültekin beyin dedesinin sözü de anlamı tamamlıyor. “Eğer erkenden kalkarsa bir kişi, secdeye değerse başı, tatlıya değerse dişi, akşama kadar rast gider onun işi…”

Hayata erken başlamak, güne erken başlamak, yola erken çıkmak ne güzeldir…

İnsanın beden, ruh, duygu ve zihin dünyasının gürül gürül çalışabilmesi, ciddi verimler ortaya koyacak seviyeyi tutturabilmesi için sabahın erken vaktinde kalkması gerektiği bilim dünyası tarafından tespit edildi. Güneş ecdadımız Osmanlı’yı hiçbir zaman yatağında yakalayamamıştır. Başarılı insanların da sabahın erken saatlerinde çalışmaya başladıklarını görmekteyiz. Kolaylık dini İslam ise sabahın seher vaktinde kalkılmasını insan için zorunlu görür. Önce evrenin o muhteşem akışıyla Allah’ı içinizde duyarsınız, sonra O’na yönelirsiniz. Böylece ruh, sınırsızlıklara açılımını terennüm eder. Bu durum beden, zihin, duygu yanlarımızı olumlu olarak motive eder. Onları şevklendiren, coşkulu bir konuma getiren fonksiyon icra eder.

Sonra çalışma başlar. Bir akış içinde çalışma…Verimli, bereketli ve huzurlu bir gün gerçekleşir. Bu bir bakıma her gün böyle devam eder. Ama aynı seviyede değil, her gün biraz daha kalite kazanarak, bilgi birikiminde biraz daha yükselerek, duygu dünyasında daha bir olgunlaşarak ve ruh aleminde de daha bir enginleşerek sürer.

Kardeşler arası birlik, beraberlik…

Gençlerimizin işe alıştırılmalarında en önemli konulardan biriside birden fazla çocuklu ailelerde çocuklar arası uyum ve dengenin sağlanmasıdır. Gençlerin yetenekleri, beklentileri, heyecanları doğrultusunda tahsil yapmaları, bu doğrultuda şirket dışında, şirket içinde altlardan başlayarak görev almaları, işleyiş içerisinde pişmeleri, deneyim kazanmaları önem kazanmaktadır. Mühendis olan bir gencin şirkette teknik konuları üstlenmesi, işletmeci bir gencin ise idari işler, genel yönetim konularını üstlenmesi gelişimi açısından faydalı olacaktır. Birleştirici ve anlam duygusu oluşturan yöneticilik yaklaşımı aşılanmalıdır gençlerimize.

İlk görevim: Evimizin Kasası.

Ev kasalığından şirket kasalığına geçiş yapınca zorlanmadım. Anneme ve babama beni bütünsel, ileri görüşlü ve özgür bir birey olarak yetiştirdikleri için teşekkür ederim. Başarmak güvenle başlar, Ailem bana hep güvendi…

Gençlerimiz güven kırıcı hareketlerden sakındıkça, inanıyorum ki, büyükler olarak bizler gençlerimize daha çok güvenecek, geleceğin büyük adamlarına destek vereceğiz. Kendimizi bir ölçüde işletme açısından bilge insan sayın İshak Alaton beyin deyimiyle “lüzumsuz adam” haline getirecek, gençlerimizin kaslarının gelişmesine, diyaloglarının gelişmesine, ilişki ve iletişim becerilerinin gelişmesine en büyük desteği vermiş olacaktır.

Gençlik hayatın tarlası.

Hayatınızın en önemli, en hassas ve en kritik rampasında bulunuyorsunuz. Burada yapacaklarınız yarınlarınızı belirleyecek. Burada ne ekersek yarın bunları biçeceğiz.

Günahın, heva ve hevesin süslü yüzüne aldanmayalım. Pişman olacağımız işler yapmayalım. İnsi ve cinni şeytanların, kadınların, nefsimizin şerrinden Yüce Yaradanımıza (cc) sığınalım.

Hikâyemizi tertemiz tutalım.

Her biriniz ayrı ayrı kişisel olarak birer kocaman markasınız. Marka değerlerinizi, kişilik unsurlarınızı, itibarınızı, saygınlığını hep canlı ve taze tutunuz marka şahıs olabilesiniz.

Gençliğimizi temiz yaşarsak, büyük hatalar yapmaz isek gelecek temiz olacaktır.  İnsanlar hayallerine göre değer kazanır, neyi hedefliyorsa, o hedefinin büyüklüğüne göre değerlendirilir. Dolayısıyla sizler büyük işleri yapabilecek DNA kodlarına sahip olarak lütfen küçük işlerin adamı olmayın. Hep büyük gibi davranın, büyük hedefler, hayaller kurun.

Mesuliyetlerin az olduğu ve hataların daha rahat tolera edildiği gençlik büyük bir fırsat…

Gençlerimiz bu fırsatı iyi değerlendirmeli, her yeni gününü bir öncekinden daha gelişmiş olarak zaman tüneline göndermelidir. İkinci yabancı dil, lisans üstü eğitim, hızlı yazı yazma, hızlı kitap okuma, müzakere teknikleri gibi konuları da bu arada mümkünse halletmelidir. Gelişen dönemde ev, hanım, çocuklar, iş yoğunluğu derken direk işin dışındaki konulara kalan zaman çok daha azalacaktır.

Tabii ki bu dönemin en önemli konularından biride eşini seçmek. Eş, iş ve arkadaş seçimi hayatta başarıyı etkileyen en önemli seçimlerden sayılabilir. Şu unutmamalıyız ki, insan en yakın beş arkadaşının ortalamasıymış. İlk 5 önemli…Eş, iş ve arkadaş insanı paçalarından aşağıya doğru çeken değil, ruhen, ilmen, vizyon olarak bizi yukarıya doğru çekecek insanlardan olmalı.

Gençler olarak her ne olursa olsun en önemli şeyin aile birliği olduğunu, ailemiz, anne/babamız kadar bizi hiçbir kimsenin sevemeyeceğini unutmamalı ve onların hayır dualarını her zaman yanımızda hissetmeliyiz. En büyük sermayelerden birisidir büyüklerin hayır duaları. Peygamber Efendimizin (sav) “Bir babanın evladına duası bir peygamberin ümmetine duası gibidir.” sözünü hiç unutmayalım…

 

İş adamının karakterlisi, omurgalısı ve değerleri olanı makbuldür, kalıcıdır. Her halde yüksek karakterinizden, duruşunuzdan taviz vermeyiniz.

Sevgimizi, saygımızı, samimiyetimizi, içtenliğimizi ürünümüzden, hizmetlerimizden, çevremizden hiçbir şeyden eksik etmemeye çalışalım.

Kazancınızın çokluğundan çok temizliğine önem veriniz. Helal Kazanmak gibisi yok.

Hak yemekten, haksızlık ve adaletsizlik yapmaktan çekininiz.  Gelişmenizde hakları ve emekleri olan anne ve babanızı, hocalarınızı,  ustalarımızı, size yardımcı olanları hiç unutmamaya gayret ediniz. Önemli gün ve gecelerde kendileriyle görüşmenin yollarını zorlayınız. En azından telefonla arayarak hal ve hatırlarını sorunuz.

İnancımızın, Anadolu kültürümüzün, aile değerlerimizin iyi bir temsilcisi olmaya gayret ediniz.

Gelecek şimdi…Geleceği oluşturan bugündür, gelecek bugünün içinde…

Bugün ne ekersek yarı onu biçeriz. Bugün tarlaya ektiğimiz tohum karşımıza, soframıza gelecektir. Bugünler önemli….Bugünlerdir yarını hazırlayan…Yarın ne olacağınızı görmek istiyorsanız bugününüze bakınız.Yarının tohumları bugünden atılır. Kendinize yatırım yapın. Her yeni gününüz bir önceki günden daha iyi olmalı..

Kimisi laf yapar, kimisi lafını gerçek yapar…

Yarın geç olabilir. Yol bulmak, geleceğe akmak için en uygun zaman şimdi… Başarılı olmak istiyorsanız ertelemeyin.Eğer şimdi değilse ne zaman?

Hatalarımızın tolere edildiği, hala sorumluluklarımız minimumda olduğu yaşlardır 20’ler…Bu yaşlarda yapacaklarınız 30lu, 40lı, 50li yaşlardaki yaşamlarınızı etkileyecek. Dolayısıyla gençlerimizin bazıları 20’li yaşlara gereken önemi vermiyor. Hâlbuki 20’li yaşlar tüm yaşam çemberimiz içerisindeki en önemli dilim. Çalıştığımız şirketler/insanlar nasıl bir yönetici olacağımızı, seçtiğimiz eş ne kadar mutlu bir hayat süreceğimizi, mesleğimiz ne kadar kazanacağımızı, aldığımız kararlar yaşam kalitemizi belirliyor. Yani 20’li yaşlarda attığımız adımlar 30’lu ve 40’lı yaşlarımızı ya garanti altına alıyor, ya da harcıyor.

Şunu da asla unutma ki, neye sahip olursan ol, sevgi dolu bir yüreğe sahip değilsen, hiçbir şeye sahip değilsindir.

İşinize özen gösteriniz, sevgiyle, tutkuyla, coşkuyla bağlanınız. Sevdiği işi yapan hiç yorulmaz imiş.

Hayat boyu öğrenim görevlisi kalmak ne güzel.

Hergün, her hafta, her ay birşeyler öğrendiğimizi, kendi yapımıza bir donatı eklediğimizi düşünsenize, neler olmaz?

Temel Aksoy Bey ne güzel söylemiş “Öğrenmenin kendisini öğrenmek, bilmekten çok daha önemlidir, çünkü başarıyı getiren aslında ne kadar bilmediğimiz değil, bireysel gelişim ve öğrenme disiplinimizin ne kadar gelişkin olduğudur.”

Her gün yeni bir şeyler öğrenmek…Her gün yeniden doğmak…86400 saniyemizi dolu dolu yaşamak…Bugünümüzü dünden, yarınımızı bugünden büyük kılmak…

Diploma eskiden her şey demek değildi, Şimdi ise çok daha az değerli.Gerekli ancak asla yeterli değil.Hızlı bir şekilde okulu bitirip, diplomayı almalı iş sahasına hızlıca girilmelidir.

Bugünün dünyasında en azından İngilizceyi bilmen bir işadamının dünyayı takip etmesi ve diğer pazarları tanıması mümkün değil. Her ne iş yaparsak yapalım başarılı olmak istiyorsak dil yeteneklerimizi geliştirmemiz şarttır.

Kişisel anlamda, mesleki anlamda, kurumsal anlamda her daim öğrenci kalmak gerekiyor. Meslek kuruluşlarımızın, STK’Ların etkinliklerini takip edelim, katılalım. Biraz erken giderek, biraz da geç çıkarak, kartlaşarak kişisel ağımızı geliştirelim. Kişisel ağımızı etkin bir şekilde yönetelim.  Okumayan, kendini geliştirmeyen insanın kime faydası olabilir ki? Hekimoğlu İsmail beyin tespiti ne kadar doğru “Okumayan bir kimse bakımı yapılmayan, sulanmayan bir ağaç gibidir, ne meyve verir, ne gölge verir, sonunda kuruyup gider. Okumayan insan neyi anlatacak! Dedikodu ve gıybetin yaygın hal alması okumamaktandır.”

Mazeret değil, marifet üretelim…En kolay şeylerden birisi bahane, mazeret üretmektir. Rağmenci olmak ne güzel…Şöyle olsaydı, şuyumuz olsaydı, keşkeler yerine “Her şeye rağmen” deyip işimize, kendimize bakalım. Başkalarıyla ilgilenmeyiniz. Dönüşü ve hasılatı garanti olan yatırım kendimize yapacağımız yatırımdır.

Vücudumuza, sağlığınıza iyi bakınız, özel hayatınıza önem veriniz.

Vücudumuz bize verilmiş en büyük emanet. Yedek parçası yok. Bize uzun yıllar hizmet verecek. Sporu, hareketi, sağlıklı beslenmeyi, sağlıklı yaşlanmayı, düzenli uykuyu, sabah kahvaltılarımızı asla ihmal etmemeliyiz. Vücudumuza zararlı içeceklerden, gıdalardan, alkolden, sigaradan uzak durmalıyız.

Erken Final bakın ne diyor: “Eğer sigara içiyorsan, senin hikayen olması gerekenden %15 daha kısa sürecek.”

Çocuklar ve genç yetişkinler kimi zaman yaptıklarının sonuçlarını iş işten geçtikten sonra görürler. Örneğin, genç yaşlarda hızlı bir hayat yaşamak, az uyumak, sağlıksız beslenmek, spor yapmamak önemsenmeyebilir ancak 10 sene sonra organlar yavaş yavaş sorun yaşar, kalıcı olabilecek hastalıklar meydana gelir. Dolayısıyla hayatımızda “keşke” leri ne kadar az stok yaparsak o kadar ileriye gidebiliriz.

Senin “Hayat defterin” önünde seni bekliyor… Senin hikayeni sen yazacaksın….

Hiçbir zaman ümitsiz davranmayınız. İyi niyetinizle, sabırla, azimle, gayretle, adanmışlıkla devam ederseniz inanın sizde yapabilirsiniz. Belki de daha iyisini yapabilirsiniz.Demek oluyor ki çalışınca oluyor. Yapılması gerekenler zamanında yapılıyorsa başarı geliyor.

Her gün hayat yeniden başlıyor.Bunan sonraki kısmını senin doldurmanı bekliyor. Hatta beklemiyor. 24 saat bittiğinde yeni bir sayfaya geçiyor. Ama dolu, ama boş…

Sende önündeki defterine öyle hikâyeler sığdır ki, önce kendin, ailen, toplum ve insanlık seninle iftihar etsin. Kendi ailen gibi dünya da sana minnettarlık duysun. Mutlu ol, mutlu kıl…

Bizler geçmişin küçükleri olarak bugünün büyüklerini oluşturuyoruz. İnanıyoruz ki, sizlerde bugünün küçükleri olarak yarının güzel büyükleri, başarılı erdemli girişimcileri, iş adamlığı ile kültür,sanatı birleştiren, ahi ruhlu girişimcileri, insanlığın kaderini değiştiren kahramanlar olacaksınız.

Dünya nüfusunun; yüzde 3’ü beynini çalıştırıp tasarlıyor, yüzde 17’si yönetiyor, yüzde 80’i amelelik yapıyor. Siz hangi dilime giriyorsunuz? Hangi dilime girmeyi hayal ediyorsunuz, ajandanızda neler yapıyorsunuz? Ne tür hazırlıkta bulunuyorsunuz? Gelir paylaşımı ise tam tersi. Gelirin büyük kısmını tasarımcılar ve yöneticiler alırken yüzde 80 amelelik yapanlar ise yüzde 20 civarında pay almaktadır.

Zirve seni bekliyor…Küçük adımlarla hemen başlayalım.

Küçük adımlarla başlayalım. Büyük sonuçlar küçük uygulamaların sonucudur. Uzun  mesafeli yolların   küçük  ama  sürekli adımlarla alındığının bilincindeyiz. Küçük mütevazi adımların bileşkesi muhteşem iş ve hayat sonuçlarına götürür. Bütünün kalitesi bileşenlerin kalitesine bağlıdır. Hayat bütününün kalitesi onu oluşturan detayların kalitesiyle ortaya çıkar. “Öğren-Yaşa-Anlat” döngüsü bizi canlı tutacaktır.Başarılı olmak, geride harika bir hayat bırakmak için ne mirasa,ne yüksek yerlerde dayıya, ne iyi bir diplomaya ihtiyaç var. Değişimler, gelişimler hep içerden başlar. Soba içeriden tutuşturulur.

Siz de niyetli misiniz formanızı ıslatmaya…? Var mısınız?

Önce adam, sonra adem ol. Önce adam, sonra girişimci ol. İyi insan olmanın ve gelecekte sahip olacağı aileye saadeti yakalama adına iyi bir eş olmanın gerektirdiği donanımlarla donatmalıyız kendimizi.

 

En çok çalışanlar ve formayı en çok ıslatanlar, yani sahada ençok koşan, terleyen ve emek verenler yükselir…Gençlerle yaşlıların el ele verdiği, gönül gönüle yol aldığı organizasyonlar, şirketler büyür, geleceğe emin adımlarla yol alır.

Haydi top sende. Haydi ileri o zaman.Çok daha ileri götüreceğinize inancımız tamdır…

Birlik ve beraberliğiniz daim olsun. Efendimizin (sav) işaretiyle unutma ki, birlikte rahmet, ayrılıkta ise azap vardır! Allah’ın yardımı birlikte olanlar üzerinedir.

Yolun açık, geleceğin aydınlık ve ışığın, bereketin bol olsun genç girişimci…

Recep Ali Topçu| Adell Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş. | Yön.Kur.Bşk. | 2015

GÜNE MÜKEMMEL BİR BAŞLANGIÇ İÇİN ALTIN ÖNERİLER

Güne Mükemmel Bir Başlangıç-24 saate 25 altın öneri…

Bize verilen en büyük servet, en büyük emanet hayatımızdır. Hayatımız doğum ile ölüm arasındaki sokağın adıdır. Doğduğumuz andan itibaren yol almaya başladığımız, tükettiğimiz bir çift şeritli bir yoldur. Bu olda bazıları gelirken bazıları da ömürlerini tamamlamış dostlar yurduna göçmektedir. Hayatımız, ömrümüz yıllardan, aylardan ve günlerden oluşmaktadır. Yüce yaratıcımız bize her gün 24 saat hediye etmektedir. Bu 24 saati 24 altın olarak da kabul edebiliriz. Hayatı güzelleştirmek gün içinde bize verilen 24 altından ne kadarını güzel bir şekilde değerlendirdiğimizle alakalıdır.

Nasıl ki, kalite bir bütünü oluşturan bileşenlerin kaliteleriyle doğru orantılıysa hayat kalitemizde günlerin kalitesine bağlıdır. Günler kaliteli tamamlanıyorsa muhtemelen hayatta kaliteli tamamlanacaktır.

Güne olabildiğince erken ve güneş doğmadan kalkılmalıdır. Hatta bir gün öncesinden kaylule denilen öğlen uykusu alınarak gecenin son üçte birinde uyanabiliriz. Güneş bizi uyurken yatağımızda bulamamalıdır. Güne güzel başlayabilmek için gece 8-9 saatten fazla uyumadan kalkılmalıdır. Hafta sonu dâhil olmak üzere 8-9 saatten fazla uyku yarar yerine zarar getirmektedir bünyemize ve hayatımıza. Bunun yanında uzmanlar hep aynı saatte uyanmayı önermektedirler. Güne zinde başlamak için, güne mutlaka oda sıcaklığında bir 2 bardak su içerek, ardından dengeli bir kahvaltı ederek başlanılmalıdır. Kahvaltı mümkünse ailece hoş sohbet bir ortamda alınmalıdır. Böyle sofralarda yiyecekler yanında gün boyu bize mutlu kılacak soyut gıdalar da almış oluruz.

Güne güzel başlamak, bütün günü enerji dolu, mutlu ve huzurlu geçirmemize zemin hazırlayacak 24 saatimize 25 altın öneri olarak şunlar olabilir. Bunları herkes kendi hayatında deneyebilir. Başka altın öneriler ve enerji veren yöntemlerde bulmak da mümkündür. Önemli olan böyle bir irademizi, böyle bir arayışımızı ortaya koymaktır. Belki her arayan bulamayabilir ancak bulanlar hep arayanlar içinden çıkmıştır.

Her şeyden evvel iyi niyetle güne başlamalı, kötü düşünceleri, meşru olmayan düşünceleri kafamızdan silip atmalıyız. Uyandığımızda ilk olarak Mevla’mıza (cc) bize küçük ölüm olan uykudan uyandırdığı, yeniden ruh ve hayat verdiği için şükrederek kontağı açmalıyız.

  1. Güne gül koklayarak başlamak.
  2. Güne kalbimizin ilacı şifa ve rahmet kaynağı güzel ilahiler dinleyerek, okuyarak başlamak, (aracımızda da dinleyebiliriz)
  3. Bir iki sayfa Kur’an-ı Kerim okuyarak, dinleyerek başlamak,
  4. Güne sabah ezanı okunurken pencerelerimizi açarak onun bereketinden, feyzinden istifade ederek başlamak.
  5. Güne birisine tebessüm ederek başlamak,
  6. Güne bir iyilik yaparak başlamak
  7. Güne kâinatla ağaçla, böcekle, köpekle, kediyle selamlaşarak başlamak, mümkünse onlara bir şeyler vererek, ihtiyaçlarını gidererek onları sevindirerek başlamak, yeşile, çevreye bakarak başlamak,
  8. Güne Yüce Yaratıcımıza dua ederek, günümüz güzel geçmesini bize nasip etmesini dileyerek başlamak
  9. Güne evden mutlulukla ve helalleşerek ayrılarak başlamak,
  10. Güne güneş doğmadan erken kalkarak başlamak, üzerimize güneşi doğurmadan kalkmaya alışmak,
  11. Güne kahvaltıyla başlamak, kahvaltıyı hiçbir şartta eksik etmemek,
  12. Güne olumlu ve enerjik insanlarla sohbet ederek başlamak,ilk görüşmelerimizi tercihen sevdiğimiz, pozitif yaşam enerjisine sahip güzel insanlarla yapmak.
  13. Güne ruha huzur veren güzel müzikler dinleyerek başlamak.
  14. Güne bir bardak odak sıcaklığında su içerek başlamak,
  15. Sahip olduklarımıza şükrederek başlamak,
  16. Su sesi dinlemek,
  17. Güne enerji ve güç veren, olumlu bir mesaj ile başlamak.
  18. Güne üç kişiye onları ne çok sevdiğinizi söyleyerek başlamak,
  19. Üzerinizde emeği olan, minnettar olduğunuz (ustanız, anne-babanız, öğretmeniniz olabilir) birisiyle, gönülden sevdiğiniz çocukluk, öğrencilik veya askerlik arkadaşınız ile görüşme yapmak,
  20. Her gün 5 dakikanızı tefekkür-ü mevt (ölümü düşünmek) yaparak geçirmek,
  21. Tanımadığınız insanların gözlerine bakıp gülümseyerek merhaba demek,
  22. Küçük çocuk, yavru hayvan sevmek, onlardan enerji almak, onları sevindirmek,
  23. Yaşamınızdaki insanları minik çocuklar ve yüz yaşında ihtiyarlar olarak düşünmek.
  24. Düzenli olarak vücut egzersizleri yapmak,
  25. Alacağınız ılık bir duş gün boyu zinde olmanıza yardım edecektir.

Âile sağlamlığı, rûhî olgunluğa paralel olarak bilhassa karşılıklı geçim ehli olmaya da bağlıdır. Bu, birçok güzellik ve hayırlı neticelerin en mühim şartıdır. Mevlânâ Hazretleri buyurur:
“Gül, o güzel kokuyu diken ile hoş geçindiği için kazandı. Bu hakîkati gülden de işit. Bak, o ne diyor: Dikenle beraber bulunduğum için neden gama düşeyim, neden kendimi kedere salayım? Ben ki, gülmeyi, o kötü huylu dikenin beraberliğine katlandığım için elde ettim. Onun vesîlesiyle âleme güzellikler ve hoş kokular sunma imkânına kavuştum…”

Bu gül, bize de diyor ki: “Sen de benim gibi ol!”

Bizde günümüze gülerek başlamalı, gönlümüzde yeşerttiğimiz gülün kokularını mavi gök kubbemiz altında yaşan paydaşlarımızla paylaşmalıyız. Onların gönüllerine de ferahlar, ışık taşımalıyız.  Gülmek her yüze yakışır ve her yüzü güzelleştirir. Tebessüm hüznü ve üzüntüyü giderir. Rahmetli Barış Manço’muzun deyimiyle de “Hayatta ilk öğrenilmesi gereken dil tatlı dil’dir”. Belki de “Güleryüz, Tatlı dil” yaklaşımını hayatımızın mottosu olarak kabul etsek ne güzel olur. O zaman güler yüzlü, tatlı dilli işyerlerinde, sokaklarda, mahallelerde, ülkelerde ve dünyamızda mutluluk, enerji ve sevgi hâkim olur. Kavga yerine barış, bireysellik yerine paylaşım, nefret yerine sevgi kokuları oluşur yamaçlarda. Hayat kelimelerle değil gönüllerle yaşanır. Yaşamaktan ziyade yaşatma ideali taşıyan, yemekten ziyade yedirmekten mutluluk duyan, almaktan ziyade vermeyi tercih eden kutlu insanlar oluşturur toplulukları.

Güzel başladığımız, güzel geçirdiğimiz günümüzün kapanışını yine şükürle, tefekkürle, dua ile yapmalıyız. Çünkü her gece bir gündüze, her gündüz de bir geceye gebedir aynen her başlangıcın bir sonu, her sonunda bir başlangıcı olduğu gibi.

Günleriniz duru, coşkulu ve su aydınlığında geçsin. Muhabbet, saadet ve selamet eksik olmasın içinden.  Gönüllerde aziz olunuz, sağlıcakla kalınız.

Recep Ali Topçu

Adell Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş.| Yör.Kur.Bşk. |2015

SUYU YAŞAT Kİ, SENDE YAŞAYASIN.

SUYU YAŞAT Kİ, SENDE YAŞAYASIN…

Su insanlığa, tüm canlılara sunulmuş en büyük nimetlerden, rızıklardan ve lütuflardan biridir. Tüm insanlığın ortak malıdır.  Canlılara verilmiş en büyük hediyedir. Su insana emanettir ve suyun sorumluluğu yine insana yüklenmiştir. Evrenin her karesinde su vardır.

Kur’an-ı Kerimde belirtildiği gibi canlı olan, hayat taşıyan her şey sudan yaratılmıştır. Allah’ın (cc) Hayy isminin tecellisinin en güzel görüleceği yer sudur. Su tüm canlılarınortak hammaddesidir. Bir ölçüde hepimiz suyun ete, kemiğe bürünmüş haliyiz diyebiliriz. Dolayısıyla su hayattır, hayatın özüdür. Elementlerin efendisi olarak tanımlanan su’yuhayatımızdan çıkardığımızda geriye hiç bir şey kalmayacaktır.

Su yaşamın tam merkezinde…

Doğadan evi, ekmeği, portakalı, diğer içecekleri her şeyi çıkarabilirsiniz, ancak suyu çıkardığınızda hiçbir canlılıktan bahsedilemez. İnsanlar, hayvanlar, ağaçlar susuz yaşayamaz. Varlıklar hiyerarşisinde suyun yeri bambaşkadır. Onu çıkardığınızda geriye bir şey kalmıyor. Dolayısıyla onu israf etmek, hayatı, canlılığı israf etmek demektir.Suyla başlayan hayatımız yine suyumuzun çekilmesiyle son buluyor, başka bir boyuta geçiyoruz. Aslında hayatımız iki su parantezi arasında bir süreçtir diyebilir. Suyla gelir, suyla gideriz. Başlangıçta yüzde 100 su iken, cenin haline dönüştüğümüzde bu oran yüzde 85’e, yaşlılığa ilerleyen aşamalarda ise bu oran kademeli olarak azalmakta, sıfıra düşmesiyle birlikte ölüm gerçekleşmektedir. Ölmüş ağaçlar için “suyu çekilmiş” der çiftçiler. Aynen öylede tüm canlıların suyunun çekilmesi demek ölüm demek. Susuzluk, kuraklık aynı zamanda hayatın kuruması anlamına geliyor.

Bir kase suya mülkümün yarısını veririm…!

Suyun maddi anlamını şu kısa anekdot bize ne güzel anlatmaktadır. Evliyadan İbn-i Semmak (ra) bir gün Halife Harun Reşid’in (ra) huzuruna girer. Bu esnada Harun Reşid hizmetçilerinden su ister. Bir kase su getirirler. Tam içmek üzere iken İbn-i Semmak (ra): “Ey Müminlerin Emiri, biraz bekleyin” der. Sonra da: “Eğer bu suyu içmekten alıkonulsaydın onu kaça satın alırdın?” diye sorar. Halife “Mülkümün yarısını verirdim” diye cevap verir. Bunun üzerine İbn-i Semmak “Buyurun için, afiyet olsun” der. Halife suyu içince İbn-i Semmak: “içtiğiniz bu suyun vücudunuzdan çıkmaması halinde, onun dışarı çıkmasını ne ile satın alırdın?” diye sorar.

Halife “Mülkümün hepsiyle satın alırdım” diye cevap verir. Bunun üzerine İbn-i Semmak (ra) “ Kıymeti bir içimlik su ve idrar kadar olan bir mülke rağbet etmek uygun olmaz” derBu sözler üzerine Harun Reşit (ra) çok ağladığı rivayet edilmiştir.

İçtiğimiz bir bardak suyun değerinin farkında mıyız acaba?

Araştırmalar, insanın yalnızca yemek yemeden yaklaşık 40 gün boyunca yaşamını sürdürebileceğini, susuzluğa ise, ancak 4 ila 10 gün dayanabileceğini gösteriyor. Yağmurun yeryüzündeki sadece insanlar için değil tüm canlılar için ne kadar büyük bir rahmet olduğunu elbette biliriz. Bu konudaki bazı çarpıcı veriler şöyledir:

  • Üzerinde yaklaşık yedi milyon kadar yaprak bulunan bir çınar ağacı tek bir mevsimde 120 ton suyu topraktan çekmektedir.
  • Bir dönümlük arazideki otlar günde 6 ton su emer.
  • Ekili bir tarlada 1 kilo buğday yetiştirmesi için 500kilo suya gereksinim vardır. 10 dönümlük bir tarla ise doğru düzgün mahsul verebilmesi için 5 milyon litre suya ihtiyaç vardır.
  • Bazı fasulyeler, çiçek açıncaya kadar 6 litre, çiçek açtıktan sonraları ile 5-8 litre su kullanılır.
  • Bataklık yosununun suya olan ihtiyacı öyle fazladır ki, mesela 150 kiloluk bir adam cüssesine oranla bataklık yosunu kadar su içmek istese, bu saniyede 4 litreye denk gelir.

 Sıradışı bir element…Hikmetli bir nimet…

Uzay araştırmacıları uzaya çıktıklarında ilk baktıkları şey su’yun olup olmadığıdır. Su 4 temel elementten biridir…Su ve diğerleri…Hiçbir element suyun eline su dökemez. Suyun pek çok istisnai, mucizevi halleri vardır.  Su, doğada eşi benzeri bulunmayan şaşırtıcı özelliklere sahiptir… Su’da görünenden öte değerler, hikmetler vardır. Suya 360 derece bakabilmek, suyu ebedi, dini, felsefi, metafizik, tasavvufi, mistik anlamlarıyla yorumlamak, suya hikmet gözüyle bakabilmek, sudaki hikmetleri görebilmek, ona bu gözle bakabilmek, onu anlayabilmek için gereklidir. Sudaki muhteşem sanat karşısında hayrete düşmemek mümkün değildir…

Dolayısıyla bu kadar önemli bir elementi tanımamız, anlamamız, anlamlandırmamız önem kazanmaktadır. Gelin birlikte suyun hikmetlerine, derin manalarına bakalım, yağmur üzerinden bir tefekkür penceresi aralayalım, onu anlamaya çalışalım .

Yağmur rahmettir…İnsana, dünyaya akan hayattır…

Su, bizlere daha çok yağmur yoluyla ikram edilmektedir. Eğer yağmur taneleri yeryüzüne inerken fizik kurallarına uysaydı her bir tanesi kurşun gibi inecek ve değdiğini öldürecekti.Yağmur  tanelerimermi hızına (568 km/saat) erişmesi gerekirken sadece  8-10 km/saat hızla iniyor dünyamıza. Bu limitin üstüne çıkmıyor.  Daha çok denizlerden buharlaşma yoluyla bulutlara ulaşan su buharları tuzlu/acı olduğu halde orada manevi arıtmadan geçirilerek bize tatlı olarak gönderilmektedir.1200 ile 10 000 metre yükseklikten inen yağmurdaki diğer bir hikmet ise inişi esnasında sürtünmeden dolayı ısınıp sıcak su olarak inmesi gerektiği halde yine canlıları düşünüyor ve soğuk su olarak iniyor. İnsanların, hayvanların, bitkilerin, ağaçların üzerine sanki onları okşarcasına iniyor. Dünyaya gelirken karıncaları bile düşünüyor. Onlarında üzerine de şefkatle iniyor. Hiçbir ayırım yapmıyor, hiç kimseyi incitmiyor. Herkesi seviyor demek ki… Su, büyük bir şefkat ve merhamet sahibidir. Su rahmettir…

Görüldüğü gibi yağmurun miktarından tutun, damlaların düşüş hızına, iniş şekline, kimyasal yapısınave sıcaklığına kadar yağmurun her şeyinde bir ölçünün olduğu ve yağmur hadisesinin insan merkezli tasarlandığı asrımızdaki ilmi çalışmalar neticesinde anlaşılmıştır.

Akılsız bulutlar bize nasıl yağmur verebilir? Acaba yağmur damlalarının kurşun gibi inmesine müsaade etmeyen rahmet sahibi kim? Elbette damlaların kendisi olamaz. Yerçekimi kanunu da olamaz Zira ikisi de bizi tanımaz ve bize acımaz. Bu işi biz de yapmadığımıza göre kim yapıyor?

Tüm işaretler bize hepsinin arkasında bizi seven, bizi bilen yaratıcımız Cenab-ı Allah’ı (cc) gösteriyor.

Bize bu kadar şefkat gösteren suyun da ilgi ve şefkat görmeye hakkı yok mu sizce?

Şimdi sıra “sudan ucuz” diyerek itibarsızlaştırdığımız suya ilgi ve şefkat göstererek itibarını iade etmekte. Bu şefkati esirgemeyelim ondan…

Su’da sevgiyi, muhabbeti, farklılıkların birlikteliğini, hoşgörüyü görmek, onun ardındaki, onu vazifelendiren, yaratan Yaratıcımızın (cc) büyüklüğünü ve sanatını görmek farkındalığımızı arttırıyor, hayatımıza anlam katıyor. Hayata, onun içindekilere, hayatımıza hayat katanlara, çevremizdeki insanlara, ağaçlara, hayvanlara yani bir ölçüde sudan kardeşlerimize su gibi kardeşçe, yumuşakça yaklaşmak, onlara su gibi enerji taşımak, onların gönüllerine akmak ve onların sevgilisi, dostu haline gelebilmek ne güzel değil mi?

Yine maddi hayatın koşuşturması içinde göremediğimiz, resmini çekip net görüntü elde edemediğimiz şeylerden birisi de suyu, olayları, eşyaları mana boyutuyla değerlendirmek. Suyun, maddi yönü kadar manevi yönünü de tanımalıyız diye düşünüyorum…Herşey ancak manasıyla, ruhuyla, içsel değerleriyle birlikte olunca değer kazanır. Elin üstü öpülüyor ancak asıl iş yapan yeri iç kısmı. Kalp ve sevgi medeniyetinin torunlarıyız, temsilcileriyiz. Dikkat etmemiz gereken husus maddi ihtiyaçlarımızı gidermek değil, manevi hayatı, manevi ihtiyaçları ve beslenmeyi ihmal etmemektir. Ruhumuzu, kalbimizi unutmamaktır.

İlk önce sevgi…Gönül tarlamızın suyu sevgi…

Sevgi güçlendiriyor. Sevgi tarafları, eşyaları değerli hale getiriyor.
Kendi varlıklarımıza, suya yeni bir değer kazandırmak, yeniden bir kimlik, yeniden bir anlam yüklemek mümkündür. Ecdadımızın suyla, eşyayla, tabiatla ilişkiler Rabbani şefkat, ilahi şefkat, merhamet eksenlidir.

Su, aynen hayat gibi sevince daha güzel..
Suyla iletişimimizi geliştirebilir,yeniden inşa edebiliriz.Suyla dost olmak ister misiniz? Su uzattığımız dost elimizi boş çevirmeyecek, muhakkak ses verecektir.

İnsan ancak tanıdığını, tanıştığını, bildiğini, sevdiğini korur…Gelin ilk önce suyumuzu sevelim, dost olalım onunla, onu bize ikram eden Yaratıcımızı, Cenab-ı Hakkı sevelim.

O zaman o bizi daha çok sevecek, lütuflarını, ikramlarını artıracaktır bize.

İsrafsız hayat bize emredilmektedir…

Yememizde, içmemizde israf haram kılınmıştır bizlere. İhtiyaçlarımızı aşırıya kaçmadan, minimum miktardaki su ile karşılamalıyız. Hz. Enes (ra) rivayet ettiğine göre Allah Rasûlü bir sâ’ (3,3 litre) ile beş müd (4,15 litre) arasındaki su miktarı ile yıkanırdı;  bir müd (0,83 litre) ile de abdest alırdı. Biz kendimize bakalım ve kendimizi sorgulayalım.

Evimizde, işimizde, hayatımızın her karesinde tükettiğimiz her şey aynı zamanda su tüketimi demektir. Bir A4 kağıdı 10 litre, bir ceket 400 litre, bir kitap 200 litre su demektir. Fazladan tükettiğimiz, israf ettiğimiz her şey su israfı demektir. Tasarruf ettiğimiz her şey su tasarrufu demektir.

Tasarruf bilinci bireyde başlar, önce birey tasarruf edecek ki aile tasarruf etsin, aile tasarruf edecek ki ülke tasarruf etsin, ülke tasarruf edecek ki dünya yarar sağlasın.

Parolamız 1 kişiyi değiştirebilmek olmalı, çünkü 1 kişiyi değiştirmek aileyi değiştirmek, ailenin değişimi de Türkiye’ nin değişimi ve gelişimi demektir…

Sürdürülebilir bir yaşam, sürdürülebilir bir dünya için suyu korumak zorundayız.

Sorumluluk hepimizin. Sorumluluk duygusuna sahip bir insan, her hareketinin muhtemel neticelerini düşünür. Tarihe karşı sorumluluk, tarih şuurunun, çevreye karşı sorumluluk vatan sevgisinin ve vatandaşlık şuurunun ifadesidir. Yaşadığı ülkeyi gerçekten seven insan, onu korumak için azami ölçüde gayret ve dikkat gösterir. Ülkesini, vatanını seven,  sorumluluğunun bilincinde olan insan, suyu, toprağı, doğal kaynakları, giyeceklerimizi, yiyeceklerimizi israf etmez, gerektiğinde bu kaynaklara kendisinden daha az sahip canlılarla paylaşır. Yaşarken yaşatma idealini hiçbir zaman unutmaz.

Küçük adımlarla hemen başlayalım.

Küçük adımlarla başlayalım suyu, toprağımızı sevmeye. Önce iisraf etmemeye, onu anlamaya, anlamlandırmaya ve onunla ilişkimizi geliştirmeyegüzel bir niyet edelim. Büyük sonuçlar küçük uygulamaların sonucudur…Küçük mütevazi adımların bileşkesi muhteşem iş ve hayat sonuçlarına götürür. Bütünün kalitesi bileşenlerin kalitesine bağlıdır. Hayat bütününün kalitesi onu oluşturan detayların kalitesiyle ortaya çıkar.

Suyu anlar, anlamlandırırsak onu ve sudan yaratılmış tüm insanları, canlıları korur, geliştiririz. İnsan bildiğine dosttur, bilmediğine yabancıdır, düşmandır. Suyu tanırsak daha çok seveceğiz. Haydi suyumuzu sevmeyle başlayalım işe, sevgi içeren güzel sözler söyleyelim, su içerken bardağı öpen, dudak payına güzel sözler, ayetler yazan ecdadımız gibi bizde onu severek aziz kılalım.Haydi gelin onu sevmeyi, ona kalbimizi, gözlerimizi açmayı birlikte öğrenelim. Gönül mimarlarımız Hz. Mevlana (ks), Yunus Emre gibi büyüklerimizin yaklaşımıyla Yaradanımızdan ötürü suyu ve sudan yaratılmışları sevdiğimizde önce kendimizle, sonra çevremizdekilerle iletişim kalitemiz yükselecek, yaşamımızın kalitesi artacaktır.

Umulur ki, sevgiyi seven, nefretten nefret eden insanların yaşadığı böyle bir dünya gelecekte huzur ve kardeşliğin yeşerdiği bir sulh adacığı haline gelir. Su bağı ile birbirine bağlı tüm insanlar, canlılar birbirini sever, bir dağı bölüşemeyen maddeci anlayıştakilere rağmen bir dalı paylaşansudan kardeşler haline gelir. Sudan kardeşliği büyütürsek, temiz ve duru su damlaları olarak birleşip bir okyanus oluşturabilirsek canlıları birbirinden ayrıştıran hususlar azalacak, kardeşlik duyguları gelişecektir.

Suyu yaşat ki, sen de yaşayabilesin…Su gibi duru, su gibi coşkulu ve su gibi aziz olunuz.

Recep Ali Topçu | Adell Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş. | Yön. Kur. Bşk.

SU GİBİ DURU, SU GİBİ COŞKULU VE SU GİBİ AZİZ OLABİLMEK…

SU GİBİ DURU, SU GİBİ COŞKULU VE SU GİBİ AZİZ OLABİLMEK…

Güzel bir söz vardır. İnsan doğduğu zaman değil, olduğu zaman insan olur. İnsan, aydınlandığı ve çevresindeki insanları aydınlattığı oranda insandır. Her canlı gelişmek ve tekâmül etmek ister.

Hayat, tekamül etme yolculuğudur. Hayat kemale yürümektir, hayat gelişimdir, hayat emanettir. Hayatta sürekli maddi ve manevi anlamda yükselme isteği vardır içimizde.

Aydınlanma sürecimizi, hayat yolculuğumuzu iyileştirmek bizim elimizde. Eğer işe kendi kalitemizi yükseltmekle, kendi kişilik inşamızı yapmakla başlamazsak hiçbir şey yapamayız. Pekibizler aydınlık insanlar nasıl olabiliriz? Yolumuzu nasıl aydınlatabiliriz? Aydınlık insanların ortak özellikleri nelerdir? Işığa, aydınlığa yürüyüşümüzde yol haritamızı belirlerken kime, neye bakmalıyız? Kimden örnek almalıyız? Kendimizi neye göre kalibre etmeliyiz?

Tam burada karşımıza vazgeçilmez hayat kaynağımız, hammaddemiz, özümüz olan su çıkıyor. Su biyolojik hayatımız olduğu kadar, ruh dünyamızın aydınlatılması için de vazgeçilmez. Temel maddemiz. Aydınlık bir insan olma adına aydınlık sudan neler öğrenebiliriz? Bu sorularımıza yaşam kaynağımız olan sudan esinlenerek, özümüzdeki değerlere dönerek, onları değerli kılarak, kendimizi su gibi hissederek birlikte cevaplar bulmaya çalışalım. İnanıyorum ki, özümüzde olan bu değerleri açığa çıkartmak, bunları yaşanılır kılmak çok zor olmayacak ve bizleri insanlık basamaklarında üstlere çıkaracak, insan-ı kamil yolcuğunda mesafeler kazandıracaktır.

Misafiri bulunduğumuz bu dünyada hangi konumda, hangi durumda olursak olalım, önceliğimiz bir defa kaliteli bir insan olmak olmalıdır. Kaliteli insan olma hedefimize ulaşırken de istifade edebileceğimiz, dersler çıkarabileceğimiz en güzel esin kaynaklarından birisi de su’dur. Biliyoruz ki, su Yüce Yaratıcımızın biz dünya misafirleri için göndermiş olduğu en önemli, en güzel hediyelerden biridir. Onu tanımaya başladığımızda alacağımız pek çok dersinde olduğunu fark edeceğiz.

En güzel dersler doğadan alınır. Bizlerde iz bırakan insan olma, kemale yürüme yolculuğumuzda esin kaynağı olarak sudan pek çok dersler alabiliriz. Suyun dili bize pek çok güzellikler bahşetmektedir.

Ünlü düşünür Pindar’a göre en asil element su’dur. Asalet suyun yaratılışından gelmektedir. Bizlerde insanlar için insan olarak yaratılışımızdaki asaleti ortaya koyabilir, dünyamızın güzelleşmesine katkı veren asil bir insan olabiliriz.

Su vazgeçilmezdir, hayat kaynağıdır. İnsan ve tüm canlılar sudan yaratılmıştır. Kâinat su ile dirilmiştir. Ezelden ebede varlık sebebi su olmuştur. Su yoksa hayat yoktur. Canlıların varlığının devamı yine suya bağlıdır. İlk dikilen ağacın can suyudur. Çölde susayan canlının hayat iksiridir su. Suya uzak olan hayata uzak olur. Her damla su değerlidir. Su dışında ne içersek içelim susuzluğumuzu gideremeyiz. Sudan yoksun canlılar solar, canlılığını kaybeder. Suyu çekilen ağaçlar öldüğü gibi, suyu çekilen insanda ölmektedir. Su gibi insanların damarlarına girebilmeyi öğrenmeli, ona hayat vermeli ve vazgeçilmez olmalıyız. Biz insan olarak neyin kaynağıyız? Acaba bulunduğumuz ortamlardan ayrılsak insanlar bir eksiklik hissedecekler mi? Hangi işler, hangi işlemler biz olmadan tamamlanamayacak acaba? Hangi çözümlerin parçasıyız? Niteliklerimizi arttırarak, değerli olma, değerli kılma noktasında kendimizi yeniden konumlandırmamız kendimize, kurumlarımıza, ülkemize ve tüm insanlığa güzellikler kazandıracaktır.

Hayat kaynağı olan su dupdurudur, şeffaftır, berraktır, içi-dışı, özü sözü birdir. O halde bizlerde kaliteli insan olma hedefimize giderken su gibi duru olmak, içimizi-dışımızı, eylemimizi, söylemimizi birlememiz, bütünlüğe ulaşmamız şarttır. Güven ve istikrar sağlamanın yolu iç-dış, eylem-söylem birliğinden ve bütünlüğünden geçer. Açıklık, şeffaflık, gerçeklik günümüz en önemli değerlerindendir. İçtenlik, samimiyet dünyamızı billurlaştıran, berraklaştıran en güzel evrensel insani değerlerden biridir.  Arkasındaki şeylere perdelik eylemez. Bu değerlere sahip olanlar değerlidir. Değerleri olmayan zamanla değersiz hale gelir. Söylem ve eylem birlikteliği bizi değerli kılar. Dışında ne varsa içinde de o var. İçi, dışı bir.  Aynı zamanda dupduru. Kapalı hiçbir yönü ve yeri yok. Bu haliyle insanlara mesaj vermekte su gibi duru olma ile yüce yaratıcımızın sevgisini kazanacağımızı göstermektedir

Su geldiğinde sevindirir, gittiğinde üzer. Varlığı hayat kaynağıdır. Suyun adım attığı her yer  tazelenir ve güzelleşir.  Geldiğinde susayan bitkiye, çöldeki susamış hayvana, insana hayat getirir. Gelmesiyle birlikte sevinç tavan yapar. Ağaçlar sevinir bayram yapar, açar yapraklarını, giyer yeşil elbiselerini. Toprak sevinir, yeşil bir örtüye bürünür. Tohum sevinir fırlar, çıkar topraktan dışarı. Bizlerde insanlar olarak acaba geldiğimizde sevindirmek, gittiğimizde üzmek için neler yapmalıyız? Adım attığımız yeri güzelleştirebiliyor muyuz? Geldiğinde sevindiren insan oksijen insandır, pozitif, aydınlık ruhlu, aydınlık çehreli, enerjik ve düzgün insandır. Geldiği yeri, girdiği gönlü aydınlatır, mutlu eder, ortamı genişletir ve gelmesiyle herkesi mutlu eder, gittiğinde de iz bırakır. Hâlbuki negatif ruhlu insanlar geldikleri ortamı karartır, insanları ve ortamları sıkarlar. Bulundukları ortamlarda enerji canavarlığı yapar, insanların pozitif enerjilerini çalarlar. Yaptıkları negatif yayınlarla hayalleri karartırlar, hayattan alınan tadı, lezzeti kaçırırlar. Halbuki karanlık dünyamızın ışık insanlara, aydınlık yüzlü, aydınlık çehreli insanlara ihtiyacı var. Gittiklerinde sevindirirler ve arkalarında iz değil is bırakırlar.Biz geldiğimiz yere ne katabiliyoruz? Gittiğimizde ne bırakıyoruz, iz mi, yoksa is mi?

Su kalitelidir. Kalite çizgisi hep aynıdır. Değişkenlik arz etmez. Bazen öyle, bazen böyle değildir. Bizde hammaddemizdeki bu özelliği taşımaya gayret etmeli, değerleri olan, çizgileri belli, bir kişiliğe sahip olmalıyız.

Su, kendisini oluşturan birbirine taban tabana zıt hidrojen ve oksijen elementlerinin bir arada uyum içinde bulunmasıyla oluşmuştur. Su, farklılıkların birlikteliğidir. Ateş ve barut olarak nitelendirebileceğimiz iki elementin mucizevî bir şeklide bir araya gelmesiyle oluşmuş, arındıran, huzur veren, hayat veren bir yapıya, sonuca ulaşmıştır. Buradan şunu görüyoruz ki, çok farklı yapılardaki unsurlar, insanlar arzu ederlerse bir araya gelebilir ve sinerji oluşturarak çok daha farklı, çok daha güçlü bir sonuç oluşturabilirler. İnsanda ruh ve beden olarak iki temel parçadan oluşur. Ruh ve beden birbirine zıt şeylerdir bir ölçüde. İstekleri, dinamikleri farklıdır. Önemli olan ikisini dengeli bir şekilde bileştirmek ve uyum içinde yol alabilmektir. Bilindiği üzere insan hem iyiliğe hem de kötülüğe kabiliyetli bir varlık olarak yaratılmıştır. Ne var ki o, bu iki zıt kabiliyetler arasında şaşkın ve perişan bırakılmamış, kendisine akıl gibi temyiz edici bir kuvvet ve bu kuvveti kullanmak için kalp gibi çok önemli bir nimet verilmiştir.

Su geldiği yeri güzelleştirir, canlandırır, yeşillendirir, mutlu eder, medeniyet kurdurur. İnsanında aynen su gibi kendi içinden başlayarak, yakın çevresini, sokağını, caddesini, dünyamızı güzelleştirme görevi var. Kendimizi sorguladığımızda acaba biz dünyanın güzelleşmesinde bir parça mıyız, yoksa sorunun içinde bir parça mıyız?

Su gittiği, geldiği yerde kaybolmaz, görevini ve sorumluluğunu yerine getirdikten sonra buharlaşarak tertemiz bir şekilde geldiği yere yani semaya geri döner. İnsan olarak bizlerde geldiğimiz, gittiğimiz yerde kaybolmayacak ölçüde işler üretebilir, izler bırakabiliriz.

Su’yun bir belleği, ruhu ve bilinci var. Kendisine sunulan sevgiyi, ilgiyi anlar, buna ses verir. Su, çevresindeki pozitif ve negatif bilgileri alır ve ona göre tepki verir. Suyun molekülleri sevenle sevmeyeni ayırt edebiliyorsa bizim de bu insanlar arası iletişime köprü olmamız gerekiyor. Su kendisine söylenin söze karşılık veriyorsa, ya sudan bir parça olan insanın güzel söze, tatlı dile karşılık vermemesi mümkün mü? Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır deriz. Bize verilen sevgiyi ilişkide bulunduğumuz insanlara, hayvanlara yansıtabiliyor, onları sevindirebiliyor muyuz? Bizi seveni sevebiliyor muyuz? Sevgi merkezli hareket edip, sevgi kapasitemizi arttırıp tüm insanları, hayvanları, bitkileri, doğayı, çevreyi kapsam alanımıza alabiliyor muyuz? Ruhumuzu, vicdanımızı, gönlümüzü yeterince besleyip onu canlı tutabiliyor muyuz? Yoksa ruhsuz, vicdansız, gönülsüz bir kuş gibi sağda solda vakit mi geçiriyoruz?

Su, sevgidir, sevendir, sevilendir. Gönül tarlamızın suyu sevgidir. Sevgili insanlar, güzel sözler gönüllerde aziz eder insanı. Birbirimize içtenlikle vereceğimiz bir yudum sevgi, bize kucak dolusu geri döner. İçimizdeki sevgi ateşi bütün nefretleri yok eder. Dünyanın yeni şekillenen yapısında sevgiyi harç olarak kullanarak bir tuğla olabilmek ne güzel. Hayata anlam veren sevgidir.

Su, kendisine samimi yaklaşmayanlara kıskançtır, onlara bir şey vermez. Biz gönlümüzle, hissimizle su’yu sever ve ona saygı gösterirsek o’da bize teveccüh edecektir. Aksi halde suyu gönülden sevmediğimiz müddetçe su enerjisini bize vermeyecektir. Zira bu nimet-i İlahi, kendisine bütün benliğiyle teveccüh eden gönüllere huzur, sükunet ve ferahlık verir. Hayatına lezzet katar.

Su bulunduğu bünye, bulunduğu mekân için sıcaklık kaynağıdır. İnsan sudan bir damla olarak yaratılır, insan teni hisleri, sıcaklığı taşır, su bulunduğu sürece vücuda sıcaklık sağlar. Ölümün gerçekleşmesi, suyun insan vücudundan çekilmesi ile birlikte vücut soğur, katılaşır ve sertleşir. İnsana sıcaklığı, canlığı veren sudur. Bizde diyaloğa girdiklerimizi, ortamları sıcak, kalbi ve hipnotik ifadelerimizle ısıtmalıyız.

Su cömerttir, hep vericidir, almaktan ziyade vermeye meyillidir. Yaşamaktan ziyade yaşatmaya kuruludur. Vermekle mutluluğu yakalar ve nihayetinde buharlaşarak geldiği gökyüzüne geri döner. İnsanda ancak vermekle, yaşamaktan ziyade yaşatmakla mutluluğu yakalayabilmektedir. Vermenin erdemine erme ile huzura kavuşabilmektedir. Bizde suya bakarak Mevla’mızın bize verdiğinin bir kısmını diğer insan, canlı ve nebatatla paylaşmalıyız, cömert olmalıyız. Alan değil her zaman veren üstündür. Bu suyun bize bahşettiği bir erdemdir. Yaşamaktan ziyade yaşatmaya öncelik taşıyan bir anlayış ne güzel.

Su birleştiricidir, toparlayıcıdır, su kucaklayıcıdır. Su insanlar topluluğu olduğu için hayvanlar ve ağaçlar içinde buluşma, birleşme noktaları olmuştur. Su kendine gelenler arasında hiçbir ayırım yapmaz, demokrattır. Herkese eşit mesafede yaklaşır, ön yargısı yoktur, herkese eşit davranır. Özde birlik sağlar. Su hizmet ettiği insanlarda, canlılarda, bitkilerde ayırım yapmaz, eşit davranır. Suyun Renk, dil, din, coğrafya ayırımı yapmadan tüm insanlara, hayvanlara ve bitkilere hizmet etmesi, dengeli ve ahenkli davranışı insana hoşgörü, birleştiricilik mesajı vermektedir bize. Su ayırım yapmadan etrafına topladığı pek çok insanlar, canlılar, hayvanlar, bitkiler ile bir topluluk, bir canlılık oluşturur. Mevlana gibi “ne olursan ol gel” der. Su herkesi, tüm insanları buluşturur. Can taşıma eşitliğinde, birlikteliğinde herkesi toparlar. Dolayısıyla bizde sudan alacağımız ders ile insan olarak su gibi olup gönlümüzü herkese açabilir, su dili üzerinden, su üzerinden insanlara güzellikleri taşıyabiliriz. Suyun etrafında buluşup “bir”leşip, buluşup onun üzerinden iletişim kurabiliriz. Muamelelerimizde, işlemlerimizde tüm insanlığa, canlılara eşit davrandığımızda kazanan taraf olabiliriz aynen su gibi. Biz varlığımızla insanlar arasında bir buluşma noktası oluşturabiliyor muyuz acaba? Su isen bir bardağa sığabil ki; insanların damarlarına girebilesin!..

Su katı, sıvı, gaz hallerinde bulunabilen bir sıvıdır. Sınırları yoktur, adanmıştır. Şartların gerektirdiği yapıyı kazanabilme becerisini gösterir. Aynen insanoğluna da her türlü yetenek verilmiştir. Önemli olan bu yeteneklerini yerli yerince kullanabilmesini bilebilmek, bulabilmektir.

Su her haliyle işe yarar, bir şeylerin çözümün bir parçasıdır. Buharlaşır, yağmura dönüşür. Barajlarda birikerek elektrik enerjisine dönüşür.

Su’da devamlılık esastır. Akışı süreklidir. Akıcıdır, kopuk kopuk değildir. Su hep akar, akar. Deryâları deryâ yapan, yağmur damlalarının sürekliliğidir. Bazen dalga olur, bazen damla, bazen tatlı, bazen tuzlu olur, yağmur olur, ırmak olur akar akar. Damlalar birike birike ummân olur. İnsan olarak ta bizlerin başarılı olabilmemiz için kendimizi su gibi hissederek yaptığımız işlerde, ilişkilerimizde istikrarlı, düzenli olmalı ve devamlılık göstermeliyiz. Mermeri delen suyun damlaları değil, sürekliliğidir.

Su akar, yolunu bulur. Doğru yolu bulabilmek önemlidir. Yollar, ömür kadar değerli, ömür kadar naziktir. Ömrü tüketir veya ömre ömür katarlar. Kimisi düz, kimisi kıvrımlı yollar, kimisi saptırıcı yollar, kimisi doğru, kimisi eğri yollar. Her varlığın bir yolu, her yolun bir sonu vardır. Girilen yollar belirler genelde sonuçları ve ötelerdeki ahvali çoğu zaman. Su, her zaman yolunu bulur. Onuncu katta sızıntı şeklinde oluşsa da yolunu bulur en aşağıya kadar iner.Hayatta ancak doğru yoldan giderek başarılı hale gelebiliriz. Bizlerde çağımızı iyi okuyarak, yaşamımızda hayatı anlayarak, anlamlandırarak, yaşadığımız hayatın farkına vararak sorunlarımızı çözebilir, aşabiliriz sınırlarımızı, bulabiliriz selamet yolunu.

Su doğduğu kaynağın, değdiği kayanın, yaladığı yaprağın enerjisini taşır. Biyolojik olarak insanların varlık vesile oldukları gibi taşıdıkları enerji ile gönüllerin de, ruhlarında huzur kaynağı olmuştur. Biz insanoğlu olarak evrensel insani değerlerin hangisini taşıyoruz, hangi enerjileri yükleniyor, kime yüklüyoruz?

Su, azimlidir, bıkmaz, yılmaz. Su aşık olduğu toprağa ulaşma adına 10.katta dahi bir sızma olsa, nasıl nasıl yapar, nihayetinde aşağıya iner. Düzenli damlayan damla taşı aşındırır. En yumuşak, en ince olmasına rağmen büyük kayalar gibi sert ve sabit şeyleri, hiçbir şey su kadar iyi bir şekilde eritip parçalayamaz. Bizde hayatta azimli, kararlı ve istekli olursak hayatta daha başarılı oluruz. Ufak tefek engebelerde, çukurlarda takılıp kalmayız. Kendi eksikliklerimizin, hatalarımızın farkına vararak tutunuruz yaşama, devam ederiz kemale erme yürüyüşüne. Yolunu arayan su alabildiğince hırçındır, yolunu bulan su durgundur, kendinden emin bir şekilde yatağında öylece akar. İnsanın da, azimle çalışması halinde elde edemeyeceği hiçbir şey yoktur.

Su doğal bir güzelliğe sahiptir, pırıl pırıldır. Mutludur. Katı, sıvı ve gaz olmak üzere üç halde de olabilmektedir. Biz de özümüz olan sudan esinlenerek, yaratılışta bize verilen doğal halimizi sevmeli, onunla mutlu olmalıyız. Başkalarında olan fiziksel özelliklere özenmeyip, sahip olduklarımızla, bize uygun görülenlerle hayatımızı sürdürmenin güzelliğini yaşama gayreti içinde olmalıyız.

Su yaşam yolculuğunu bulanmadan, saf olarak devam ettirir, akışkanlığını sürdürür. Bizlerde insan olarak Hz. Mevlana’nın söylediği gibi su gibi bulanmadan akarak, paslanmadan, kirlenmeden yolculuğumuza devam edebilir, kemale yürüyebiliriz. Hz. Mevlana şöyle söylüyor:  “Her gün bir yerden göçmek ne iyi bulanmadan donmadan akmak ne hoş. Her gün bir yere konmak ne güzel. Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar laf varsa düne ait simdi yeni şeyler söylemek lazım”. İnsana akmak yaraşır. Akalım gönüllere, kalplere, kazanalım insanları. Dokunalım, yeşertelim, yaşartalım yürekleri. Nilgün Nart’ın ifade ettiği gibi kalıcı olan her şey kalpten odaklanılarak ancak üretilebilir. Akış kalptedir ve kalbidir. Hayat bir ölçüde aslında akıştır. O akıştır ki, insanı insanlar içinde bir insan eden.

Su sakin, ağır başlı ve azizdir.  Oturaklıdır. Kişiliği, duruşu bellidir. Su olduğumuzu düşünerek, sudan bir damla olarak bizde bizi biz yapan değerlerimizle ayakta durabilir, sakin, ağır başlı ve vakarlı olabiliriz. Su gibi aziz olmayı hak edebiliriz.

Su mütevazıdir, gözleri hep aşağılardadır, topraktadır. Mütevazılıği ile kazanmaktadır. Su hep akar ve aşağıya iner, gözü hep aşağılarda ve topraktadı. . Gözü yukarılarda değildir. Yukarıda durmaz. İnsanlar olarak bizlerde ne kadar alçak gönüllü, mütevazı olursak o kadar kazanabiliriz. Enerji, sevgi, fikirler, bilgiler ve güzel şeyler aynen su gibi olup, hep yukarıdan aşağıya doğru akarlar. Biz kendimizi insanlardan yukarıda gördüğümüzde bize hiçbir şey akmayacaktır. Halbuki insanlığımızın, medeniliğimizin gereği kendimizi diğer insanlardan, muhataplarımızdan daha aşağılarda görsek, sevgide, enerjide, bilgide bize akacaktır. Medeniliğin alt sınırı karşımızdaki en azından aynı seviyede kabul etmektir. Mütevazı olmayana, kendisini karşısındakinden aşağıda görmeyene, danışmayana, bilmediğini kabul ederek  “ben bilmiyorum, bana yardım eder misiniz?” diyerek istişare etmeyene fikirler akmaz.

Su her şeyde var olduğu halde pek çok kendini göstermez. Çok ön plana çıkmaz. O yaptıklarıyla kendini hissettirir. Bizlerle yaptığımız işlerle farklı olabilmeyi becerebilmeli, kendimizi fark ettirmek için çok çaba sarfetmemeli, bazen biraz arka planda kalabilmeyi, ben yerine biz diyebilmeyi ve egomuzu sıfırlayabilmeyi öğrenmemiz gerekir.

Su, her zaman hareketlidir, durağanlığı sevmez. Durağanlık ölümün bir önceki durağıdır. Canlılığını ancak hareketliliği sayesinden koruyabilir. Temiz su akar, durgun su kokar. Durağan su kokar ve bozulur. Denizden buharlaşır gökyüzüne ulaşır, Irmak olur akar, nehir olur. Su durduğu anda kokar, solucan yapar derler.İnsan olarak bizlerde hareketli olmalıyız. Durağan suyun koktuğu gibi İnsanoğulcunun durağan kalması onun kokması, hastalığı ve sonu demektir. Hareket bereketi getiriyor. Nerde hareket, orada bereket diye güzel bir atasözümüz vardır. Durağanlık hücrelerimizi öldürüyor. Bisikletin pedalına basmayı bıraktığımız anda düşeriz. O zaman durmak yok, sevgiyle, coşkuyla ve heyecanla yola, yolculuğa devam. Bir yerde uzun süre oturmak, hareketsiz kalmak bizi rahatsız eder. İnsan vücudunun çoğu sudan oluştuğuna göre hareket vücut hastalığa yolculuk demektir. Hareket etmeyen hastaların, yaşlıların vücutlarında basılar oluşmasının sebebi budur. Durağan insan kaybediyor.

Su ancak belli bir doygunluğa, bütünlüğe, büyüklüğe ulaşınca damla haline gelip hareketlenebiliyor. Damla ancak kendini tamamlayınca damlar. İnsan hayatı da bir tekâmül yolculuğu. Belli bir olgunluğa ulaşınca harekete geçip verimli olmaya başlayabiliyor. Domates ancak kızardığında kendisinden beklenilen lezzete ulaşabiliyor. Hayat bir ölçüde deneyimlerimizin, biriktirdiklerimizin bileşkesi. İki günü eşit olan ziyandadır uyarısıyla her günümüzü bir öncekinden daha büyük yapmanın çabası içerisinde olmalıyız.

“Su hiçbir şeyle yarışmaz, fakat her şeyi geçer” diyor Meşhur Çin’li alim Chuang Tzu. Bilge kişide su gibidir, kimseyle yarışmayıp kendi yolunda giden ama bu yüzden de herkese üstün gelen kişidir.

Su, doğduğu kaynağın, geldiği yolun enerjisini taşır. Bazen barajları deler, dağları deler. Bizde insan olarak enerjik olmalıyız. Enerjimizi her daim yenilemeli, geliştirmeliyiz. Yaşlı da olsak, gençde olsak ruhumuzu genç ve enerjik tutmalıyız.

Su esnektir, yolunu, izini bulur, günün sonunda gitmek istediği yere ulaşır. Bizimde suya bakarak, hizaya gelmeye, esnek olmaya, sivriliklerimizi, köşeli yönlerimizi yuvarlamaya, esnek olmaya gücümüz de, aklımız da yetebilir.

Su’yun sivri tarafları yoktur, dolayısıyla yıllardan beri doğadaki yolculuğuna devam etmektedir.Bir ara dereden bir avuç taş aldığımda hepsinin rengi, büyüklüğü, tarzı farklı olmasına rağmen hep yuvarlanmış, sivri yönleri hiç kalmamıştı. Yeni yapılarıyla ekip olabilmişler, birlikte yolculuk yaparak benim kendilerini yolculuklarından alıkoyduğum yere kadar gelebilmişlerdi. Bizlerde hayatta yol alabilmek, ekip olabilmek, uyum içinde topluluk oluşturabilmek için temel özelliklerimizi kaybetmeden sivri yönlerimizi yuvarlatabilir, yolculuk esnasından bazı bedeller ödemekten çekinmemeliyiz.

Su, diklenmeden dik durmasını bilir. Katı, sıvı, gaz hallerinde üç halde bulunur, ancak hacimsel olarak hiçbir şekilde sıkıştırılamaz.Su özelliklerini kaybetmeden girdiği bardağa, girdiğe kaba, girdiği ortama uyar. Onun şeklini alır, onunla bütünleşir. Sorun çıkartmaz. Ancak sıkıştırmaya gelmez kesinlikle. İnsan olarak bizlerde pek çok ortama uyabilecek niteliklere sahibiz. Değerlerimizi ve karakterimizi kaybetmeden pek çok ortama uyum sağlama kabiliyetine sahibiz.

Su yumuşaktır. Sert, katı, kırılgan değildir. Dünyada hiçbir şey su kadar yumuşak ve ince değildir. Hayatta başarılı olabilmemiz için bizden sudan alacağımız dersle yumuşak huylu olmalı, insanlarla ilişkilerimizi yumuşaklık, sevgi eksenli örgülemeliyiz.Lao Tse’nin dediği gibi “Dünyada hiçbir şey, su kadar yumuşak ve ince değildir. Fakat büyük kayalar gibi sert ve sabit şeyleri, hiçbir şey su kadar iyi bir şekilde eritip parçalayamaz.“ Su kadar ince, su kadar yumuşak ve su kadar naif bir insan olabilmek ne güzel.

Suyun kendine göre belli bir kalıbı yoktur. Girdiği her kaba, girdiği her kalıba uyar .İnsan olarak bizde sudan aldığımız dersle gelişmeye açık, esnek ve bulunduğumuz ortama ayak uydurabilecek yapıda olmalıyız. Uyum için gerekli olan kabiliyetler insanın yaratılışında kendisine verilmiştir.

Su her zaman tazedir, su her zaman canlıdır. “Biz her dem tazeyiz, bizden kim usanası.” Der üstad Yunus Emre. İnsanda taze kalmak için okumalı, yazmalı, sosyal aktivitelerini arttırmalıdır. Aksi takdirde tazeliğimizi kaybederiz.

Su aydınlıktır. Rüyada su gördüğümüzde iyiye, hayra yorumlarız.  İnsan olarak ta aydınlık seviyemizi arttırdığımız ölçüde düzgün, doğru kararlar verebilir, tercihlerde bulunabiliriz. Her birimiz ışık yolcuları, aydınlık arayıcılarıyız. Aydınlık seviyemizi arttırdıkça daha başarılı olacağız, etrafına ışık saçan yapıyla gerçek insan olma, tekamül etme noktasında daha üst basamaklara ulaşmış olacağız. İç aydınlığımız dışımıza yansıyacak, yüzümüzle,

Su ateşin önünde durabilen tek nimettir. Harareti giderir. Öfkeleri söndürür. Bizlerde sudan alacağımız dersle öfkeli insanları söndürebilir, daha makul davranabiliriz.

Su temizdir. Su dünyadaki yolculuğuna tertemiz olarak başlar. Bünyesine kirlilik almaz, içinde herhangi bir kirlilik taşımaz. Mavi gezegenimizdeki yolculuğunu, görevlerini tamamlayıp buharlaşarak tekrar gökyüzüne dönerken yine tertemizdir. Yolculuğunu hep arınmış olarak, temiz olarak yapar. İnsanda temiz bir varlık olarak yaratılmıştır. Temiz bir bedene, temiz bir akla ve temiz bir gönle sahiptir. Bizlerde doğum ile tertemiz olarak geldiğimiz bu dünyamızda temiz kalarak, ebedi yolculuğumuza temiz olarak devam etmeliyiz. Bizi kirleten kin, nefret, haset, bencillik gibi duygulardan arınarak bunların yerine sevgi, kardeşlik, hoşgörü gibi duygular dahil etmeliyiz hayatımıza.

Su temizleyicidir. Değdiği yeri, dokunduğu cisimleri, dokunduğu teni temizler, ferahlık verir.  Su gözle gördüğümüz kirleri temizlediği gibi, manevi kirlerden arındırır, vücudumuzda biriken statik elektriği alarak bizi rahatlar. Temizleyici olduğu için rüyamızda gördüğümüz kötü rüyaları akan suya, ona anlatır, alıp götürmesini bekleriz, inanırız. Tuvaletlerde, klozetlerde kokuyu önleyen yine sudur. Muallim Naci su için şöyle diyor “Su gerek maddi ve gerekse manevi kirlerden arınmanın aracıdır. Ruh ve beden temizliği için gereklidir.Su her şeyi temizler ama yüz karasını temizleyemez.” Biz insan olarak dokunduğumuz insanı, dokunduğumuz yeri, çalıştığımız ortamı ne kadar temizleyebiliyor, ne kadar temiz tutabiliyoruz?

Su, şifa kaynağıdır. Zaman zaman sıcaklığıyla, zaman zaman sesiyle biyolojik, psikolojik hastalıkları olan insanlara şifa olmuştur. Sürekli baş ağrılarından şikâyet eden insanların, arkadaşlarınızın bu ağrılarının pek çoğunun sebebi gün içinde susuz kalmalarıdır. Hastalıklara karşı koymanın dirençli olmanın temelinde mineralli su içmek yatar. Sudaki doğal mineraller ile vücudumuzun günlük mineral ihtiyacının bir kısmını karşılarız. Biz kendimizi sorguladığımızda acaba biz varlığımızla, yaklaşımlarımızla, kime, ne kadar ve ne zaman şifa olabiliyoruz? Onları rahatsız oldukları konulardan, hastalıklardan arındırabiliyoruz?

Su, canı sıkılan, yorulan, üzülen vücudun, canlının imdadına koşar. Canımız sıkıldığında, okumaktan gözümüz yorulduğunda ilk yaptığımız iş yüzümüzü yıkamaktır. Cildimizi suyla buluşturmaktadır. Bizde insan olarak içinde bulduğumuz toplumda, içinde bulunduğumuz dünyada susuzluktan, açlıktan muzdarip dertli insanların derdine derman, karanlıklarının aydınlanmasına ışık olabiliyor muyuz acaba?

Su molekülleri arasında mükemmel bir tesanüd ve işbirliği vardır. Birbirine sıkıca tutunurlar. Ekip olurlar. Birbirini kolay kolay bırakmazlar. Adeta hal dilleriyle “birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır” derler. Bardağı birkaç mm. aşan su oradan akmaz, birbirine tutundukları için sıvı olduğu halde oradan düşmez. Biz insanlar sudan parçalar olarak birbirimize tutunabiliyor, bir binanın tuğlaları gibi birbirimize destek verebiliyor muyuz? Bizlerde birbirimize sıkıca tutunarak, bir ekip olabilir, hayatı güzelleştirebiliriz. Böylelikle hayatımızı kolaylaştırmış oluruz. Aslında mavi gezegende yaşayan hepimiz tüm içindekilerle birlikte bir aileyiz. Vücudumuzdaki elimizin ayağımıza muhalefet etmediği gibi bizde hayatta gerek evimizde, gerek işyerimizde ve gerekse dünyamızda uyumun, bütünlüğün bir parçası, bir tamamlayıcısı olmalıyız.

Bugüne kadar yapay olarak suyun bir gramı dahi üretilememiş, kopyalanamamıştır. Acaba bizi biz yapan hangi üstün değerlerimiz, vasıflarımız var ve insanlar tarafından ulaşılamıyor ve kopyalanamıyoruz? Markayı marka yapan değerleridir. İnsanı insan yapan ruhudur, değerleridir. Değerleri olmayan, değerleriyle yaşamayan değersiz hale gelir. Belki de kendimizi yeniden konumlamamızın, yeni vasıfları kendimize kazandırmanın zamanı yeni geldi. Hemen bugünden başlayarak kendimize yeni vasıfları, değerleri kazandırma konusunda harekete geçebiliriz.

Su birbiriyle çelişen, bir arada bulunamayan iki farklı element olan Hidrojen ve oksijen’den oluşur. Biri ateş ise diğer baruttur. Ancak su bu iki farklı elementi kıvamında öyle birleşmişlerdir ki, bambaşka bir içecek oluşmuştur. Birbirlerini bütünlemişlerdir. Bizde hayatta farklı insanlarla bir arada bulunabilmeyi, hedefimize birlikte yönelebilmeyi, farklılıklar içerisinde başarıyı yakalayabilmeyi öğrenmeliyiz burada sudan.

Su insanda, hayvanlarda, toprakta, meyvelerde her şeyde vardır, özdür. Ancak görünmez, kendini,varlığını hissettirmez. Bütün içinde yok olmuştur. Görünmek için, hissettirmek için çaba sarf etmez. Irmak denizde varlığını kaybettirir, hissettirmez. Denizle bir olur, birleşir, büyük parça ile bütünleşir. Bizde yeri geldiği zaman başkalarına verdiğimiz hayat karşısında kendimizi sıfırlayabiliyor muyuz? Geriye çekilip, kendimizi görünmez kılabilir miyiz? Ben bilincinden biz bilincine yükselebiliyor muyuz?

Su bir aynadır, kendisine yüklenen enerjiyi, olumlu, olumsuz düşünceyi yansıtır, ses verir. Bizde hayatta bizi iyi niyetle, olumlu düşüncelerle yaklaşan insanlara aynı yaklaşımı yansıtabiliyor muyuz? Hatta kötülük yapana bilene iyilikle karşılık verebilir miyiz acaba?

Su, yeşilliğin kaynağıdır, çevrenin kaynağıdır. Yeşil fabrika, yeşil üründen bahsedilirken acaba bizde su gibi yeşillik kaynağı yeşil bir insan olabilir miyiz? Nasıl ki, yeşil fabrikanın, yeşil ürünün taşıması gereken bazı nitelikler var ise bizde “yeşil insan” olarak hangi vasıflara sahip olmalıyız?

Pınar suyundan içenler susuzluklarını giderirler. Pınar hiç bitmez; çünkü doğa ile uyum ve devinim süreci yaşar. Bizlerde hiç bitmemeli, yetmezlik sendromu yaşamamalıyız.

Sonuç olarak, sürekli gelişim ve tekâmül halinde bulunan insanlar olarak sudan öğreneceğimiz pek çok dersler, esin kaynakları var. Biraz daha bakıldığında sizlerde hayatınızda benzeri pek çok esin kaynakları görebilirsiniz. Suyu tanıdıkça, suyu sevdikçe pek çok boyutunun varlığına şahit olabilirsiniz.

Bizimde özümüz su olduğuna göre bu özellikler içimizde, mayamızda, hammaddemizde mevcut. Sudan bir damla olarak bize düşen, mayamızda, özümüzde olan, yaratılışımızda içimize konulan bu güzel özellikleri açığa çıkarmak, onları birer sıfatımız haline getirmek çok da zor olmasa gerek. Şimdi “su olduğumuzu” düşünelim, ve kendimizi  ”su gibi” hissedelim. Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilemez, su gibi aydınlık…

Su’dan esinlenebileceğimiz güzellikleri içselleştirip hayatımıza ışık, hoşgörü ve başarı katabiliriz. Su’dan bahaneler üretmek değil, ondan alacağımız derslerle daha güzel insan olabilir, iletişimde bulunduğumuz insanlara, dünyamıza güzellikler katabiliriz. Bizde bir trafo gibi güzellik dağıtan aldığımız bir kaynak haline dönüşebilir, insani vasıflarımızı yüceltebiliriz.

Haydi, şimdi “su olduğumuzu” düşünelim ve kendimizi  ”su gibi” hissederek su gibi olmanın yollarını zorlayalım.

Yolunuz açık, yolculuğunuz bereketli ve ışığınız bol olsun. Su gibi vazgeçilmez, su gibi canlı ve su gibi aziz olunuz.

RECEP ALİ TOPÇU

ADELL Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş.|Yönetim Kurulu Başkanı| alitopcu@adell.com.tr

AKILLI BİNALAR MI, AĞAÇLAR MI DAHA AKILLI VE ÇEVRECİ?

 

Akıllı Binalar mı, Ağaçlar mı Daha Akıllı ve Çevreci?

Yılların mühendislik birikimiyle, çalışmasıyla yapılan akıllı binalar mı (intelligent building) yoksa hiçbir emek harcanmadan kendi kendine büyüyen, binlerce yaprağa sahip, binlerce meyve veren ağaçlar mı daha akıllı ve daha çevreci?

Gelin birlikte düşünelim, tefekkür penceresini biraz aralayalım, akıllı binalara ve ağaçlara sakince ve derince bakalım…

Binlerce insana ev ve/veya işyeri olarak konforlu bir yaşam sağlayan akıllı binaların, planlama projeksiyonunda ciddi mühendislik çalışmaları vardır. Profesyonel yöneticileri, elektrik, su ve iklimlendirme sistemlerinin sorunsuz ve aksamadan çalışmasını sağlayan devasa teknik merkezleri, , hidrofor, pompa, elektronik ve elektromekanik sistemleri mevcuttur. Her bir noktaya ulaşan tesisat sistemleri ve elektronik yazılımlara sahiptirler.

 

Bu sistemleri besleyen ve yöneten tonlarca enerji ve yakıt giderleri ile birlikte yüzlerce çalışanı, mühendisi, yardımcısı, yöneticisi vardır. Harcanan bu giderlere karışlık hizmet verebilmeleri için enerjiye, dıştan yardıma ihtiyaçları olan akıllı binalar, sundukları hizmet karşılığında ürettikleri elektomanyetik dalgalar ile çevreyi kirletiyor, katı, sıvı, gaz atık vb. kirleticiler üretiyorlar.

Yapılan araştırmalara göre akıllı binalarda dikey yükseklik arttıkça bu katlarda yaşayan insanlarda gerilim ve stres artıyor. Bio-plazmik enerji, diğer şekliyle manyetik enerji yani yaşam enerjisi yeryüzünden, derinlerden, topraktan alınıyor. İnsan topraktan uzaklaştıkça bu enerjiden mahrum kalıyor/daha az istifade edebiliyor. Yine Amerika’da yapılan bir araştırmada; akıllı binalarda yaşayan insanların daha çok viziteye çıktığı, hatta katlar yükseldikçe kavga edenlerin sayılarının arttığı tespit edilmiş.

Ayrıca, akıllı binalara ulaşmak, üretmek için büyük miktarlarda akıl ve alın teri dökmek, iyice yatırımlar yapmak gerekiyor değil mi?

Akıllı binaların evrenin, şehrin güzelliğine, estetiğine, doğaya, insana kattıkları pek çok zaman tartışılır. Ağaçlar doğayla bütünleşin bir görsel, fiziksel zenginlik katarken pek çok akıllı binanın bu güzelliği bozduğu konusu dillendirilmektedir.  Umarım zaman içerisinde çevreye, doğaya, insan yaratılışına daha uyumlu akıllı binalar tasarlanır.

Akıllı binalar ağaçlar gibi mevsimlere göre değişen kâinat koşullarına göre çok fazla fiziksel değişiklik gösteremezler. Otomasyon sistemleri ile dış hava koşullarına göre sadece işletim sistemlerini değiştirirler.  Evrendeki değişimlere bağlı olarak fiziksel uyum şeklinde imkânları çok kısıtlıdır.

Gelin bir de ağaca bakalım…

Ağaçların öyle muhteşem bir dağıtım sistemleri var ki, ihtiyacı olan su ve besini köklerden gövdeye, oradan bütün dallarına, binlerce meyvesine ve milyonlarca yapraklarının hiçbirini ihmal etmeden, hepsinin ihtiyacını karşılayacak kadar, ne çok, ne az, adilane bir şekilde dağıtıyor.

Hiçbirini ihmal etmiyorlar. Hepsinin ihtiyacını karşılıyorlar, adil davranıyorlar. Bildiğimiz hidrofor, pompa, boru sistemi hiç biri yok. Topraktan emilen su, mineraller bir mucizevi bir şekilde gövdeden dallara, en uçtaki meyvelere ve her bir yaprağa ulaştırılıyor. Yer çekimine karşı, dışarıdan hiçbir enerji almadan, hiç yakıt harcamadan, herhangi bir pompalama sistemi olmadan bu mucize ağaç nasıl oluyor da yukarılara, metrelerce yüksekliğe su ve besin gönderebiliyor. Normalde su aşağıdan yukarıya hareket edemez, hep aşağıya akar. Ama ağaçta mucizevi olarak aşağıdan yukarıya hareket var. Pek çok ağaç üzerinde binlerce yaprağı, meyveyi tanıyor, her birisini kolluyor, ihtiyacını gideriyor. Dalındaki herhangi bir elmaya ayrıcalık yapıp onu karpuz kadar beslemiyor, sadece yeteri ve gereği kadar.

Gelin ağaçların yaşama kattıklarına bir göz atalım..

Her bir ağaç, sayısız tür canlı için yaşam kaynağı, hem su, hem besin, hem oksijen kaynağı, hem barınak ve aynı zamanda doğal temizleyici…

Herbir ağaç aynı zamanda su kaynağı. Tek tek ağaç yapraklarındaki nemlerin damlamasıyla su kaynakları birikiyor. Damlaya damlaya göl olur atasözünün anlamı sadece para biriktirmek anlamına gelmez yani, gerçekten ırmaklar, göller damlaya damlaya oluşuyor. Biz tabi bunların nasıl oluştuğunu bilmediğimiz için farkedemiyoruz. Şimdi o yeşil alanı bir gölgeliğin ötesinde gerçekten suların biriktiği bir su havzası olarak düşünürsek oraları ortadan kaldırdığımızda bizim ihtiyacımız olan suları da ortadan kaldırıyoruz aslında.

Tek bir elma ağacı ufacık bir toprak alana dikilebilir ve yılda 300kg. meyve verir. Ağaçlar, insanlar dışında kuşlar ve hayvanlar içinde gıda deposudur.

Şehir ortamlarında, özellikle meşe ve çınar ağaçları, öncelikle kuş, arı ve karıncalar için mükemmel yuvalar olarak iş görürler, Yapraklı ağaçlardan oluşan bir bölgede 50 kuş türü yaşar.

25 metre boyundaki bir kayın ağacı saatte 1,5 kg. oksijen üretir. 100 yaşındaki bir kayın saatte 40 kişinin çıkardığı karbondioksiti yok eder. 4 000 metrekarelik ağaçlık alan, bir yılda 18 kişiye yetecek kadar oksijen üretir.

Suyun az bulunduğu alanlarda, ağaç gölgeleri buharlaşmayı yavaşlatır. Daha yeni ekilmiş bir ağaç bile haftada en fazla 55 litre suya ihtiyaç duyar ve bu suyu yer altı suyu olarak doğaya geri bırakır.

Tepe ve dere kıyılarındaki ağaçlar toprağın yüzey akışını azaltır ve toprağı bir arada tutar. 100 yaşındaki bir kayın yılda 30 000 litre su çeker ve erozyonu önler.

İklim değişikliğinin en önemli sebebi, yok edilen yağmur ormanları ve fosil yakıt kullanımı sonucunda ortaya çıkın aşırı miktardaki sera gazıdır. Yeryüzüne güneşten gelen ısı toprak tarafından yansıtıldıktan sonra bu gaz kütlelerinin içerisinde sıkışarak atmosferdeki ısının kalıcı olarak artmasına sebep olur. En çok bilinen sera gazı ise karbondioksittir (CO2). Ağaçlar, karbondioksiti alıp, içerisindeki karbonu emdikten sonra kalan oksijeni atmosfere bırakırlar. 1 000 metrekarelik ağaçlık alanın emdiği karbon miktarı, arabanızı 10 000 km. kullandığınızda yaydığınız karbondioksit miktarına eşittir.

Ağaçlar atmosferdeki kötü koku ile amonyak, nitrojen dioksit, sülfür dioksit ve ozon gibi havayı kirleten gazları emer, kabuk ve yaprakları yoluyla havadaki partikülleri filtrelerler.

Ormanlar yazın ısıyı 5-8 derece düşürür, kışın 1-3 derece yükseltir. Nemi sabit tutar. 1 hektar ladin ormanı 32 ton, 1 hektar kayın ormanı 68 ton, 1 hektar çam ormanı ise 40 ton toz emer. Ormanlar, ağaçsız bir alandan 8 kat fazla humus üretir.

Ağaç kökleri toprağın metrelerce altına uzanır ve toprağı bir arada tutar. Yerleşim yerlerine yakın dikilen ağaçlar toprağı tutarak depremin oluşturacağı hasarı azaltır. Bunların her biri  bize ağaçların muhteşem tasarımını göstermektedir.

Ağaçlar bunları niçin yapıyorlar?

Ağaçlar bütün bunları yaparken meyvelerini, dallarını, hayatlarını, gölgelerini paylaşırken hiçbir karşılık beklemiyorlar, hep veriyorlar. Renk, dil, din, insan, hayvan türü ayırımı yapmıyorlar, herkesi kucaklıyorlar. Özü, mayası olan su gibi herkese nötr davranıyorlar, eşit mesafe koyuyorlar.  Meyvelerini paylaşırken hiç hesap sormuyorlar, bir bedel istemiyorlar. Kendisini mekan olarak seçen hiçbir canlıya kimlik, pasaport sormuyorlar.

Bu kadar verici olan ağaç, meyvesiyle, yaprağıyla, yeşilliğiyle, gölgesiyle cana can katıyor.

Dinlenmek isteyen her türlü canlıya gölgesinde huzur sunuyor, onların barınağı, gölgeliği ve dinlenme alanı oluyor. Kendisi keman, kardeş rüzgar yay olup dallarının salınımı, yapraklarının hışırtısı ile muhteşem senfoni sunuyor. Ağaçlar, yapraklarıyla rüzgârla birlikte dillendirdikleri sesleriyle melodi oluyor, huzur dağıtıyor canlılara. Yapraklarının yeşillikleriyle, görsel zenginliği ve bütünlüğüyle tazeliyor gönülleri, huzur veriyor gözlere, gönüllere…Keyif veriyor yaşam alanlarına ve dünyaya.

Ya Akıllı binalarımız? Kimler girebiliyor bu binalara?

Onlardan istifade etmek için nasıl bir bedel ödemeliyiz acaba?

Ağaçlar insanları, canlıları çok seviyor, onlara hizmet ediyor. Belki de programlarına, DNA’larına böyle bir sevgi koyulmuş desek daha doğru olacak. Karbondioksit’i alıyor, canlıların ihtiyacı olan oksijeni veriyor. Hatta meyveleri olgunlaştığında, büyüdüğünde dallarını aşağıya doğru sarktırıyor ki insanlar daha kolay ulaşabilsin.

Ağaçlar kışın uykuya yatar, elbiselerini değiştirir, yazın ise tekrar yeşil elbiselerini giyerler. Kainattaki değişikliklere, mevsimlere uyum sağlarlar.

Meyvesiyle, yaprağıyla, gölgesiyle, oksijeniyle hep veriyor, canlılara yardımcı oluyor. Yetmedi gövdesiyle kağıt oluyor, kibrit oluyor, sunta oluyor.  Daha neler neler…Hatta yaşlandığında, kesildiğinde de yine yakacak olarak işe yarıyor, hiiiiç boşa gitmiyor. Sonbaharda dökülen yaprakları mükemmel bir gübreye dönüşüyor. Yani dirisi de, ölüsü de işe yarıyor, evrenin hayrına çalışıyor, hiçbir zaman atık oluşturmuyor.

Tüm bunları yaparken dışarıdan yardım almıyor, yakıt kullanmıyor, enerji harcamıyor, katı, gaz vb. atık üretmiyor. Enerji gideri yok. Bilakis temizliyorlar, olumlu katkıları oluyor.

Ağaçlara sahip olmak için çok büyük yatırım gerekmiyor. Bir tohum yeterli. Tohum içinde gizli olan program ile önce köklerini toprağa salıyor, toprakla, suyla, güneş ile buluşuyor, kocaman fidan oluyor, büyüyor dal salıyor, kocaman bir ağaç oluyor, yaprakları, meyveleri oluyor.

Aslında ağaçta sanki asıl özü, mayası olan su’dan gelen pek çok özelliği görüyoruz. Su’daki mükemmel tasarımcı farkı aynen ağaçta da görülüyor değil mi? Ağaç aynen su gibi kainatın pek çok karesiyle, unsuruyla bütünleşip, iletişime geçip onlarla alışveriş, yardımlaşma içerisinde.

Bize bu kadar şefkat gösteren ağaçların, doğanın da ilgi ve şefkat görmeye hakkı yok mu sizce?

Aynı şekilde özü su olan, suyun ete, kemiğe bürünmüş şekli insanoğlu olarak biz ağaçtan esin alabilir miyiz acaba? Biz de onun gibi ayırım yapmaksızın tüm canlılara Hz. Mevlana gibi kucağımızı açabilir miyiz? Yunus Emre gibi herkese hoşgörüyle, sevgiyle, muhabbetle,kardeşçe yaklaşabilir miyiz acaba?

Tüm işaretler bize bu olayların arkasında bizi seven, bizi bilen yaratıcımız Cenab-ı Allah’ı (cc) gösteriyor değil mi? Ağaçların bunları kendi başına düşünmesi, bizi, kuşları, toprak içinde suyu, mineralleri tanıması mümkün müdür?

Üzerinde durulduğunda bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Aslında ağaçlarda, akıllı binalarda gerçekten önemli görevler yapıyorlar, insana hizmet ediyorlar. Her ikisi de gücünü temellerinden, köklerinden alıyorlar, besleniyorlar. Her ikisi de insanlara, canlılara büyük hizmetlerde bulunuyorlar. Her ikisi de canlılara evdir, ocaktır, birleştiren, bütünleyen unsurlardır. Ağaçlar hayvanların yuvalarını yaparak nesillerini devam ettirdikleri en önemli mekânlardır.  Onları çıkardığınızda geride fazla bir şey kalmıyor asında hayatta.

Gelin bizi bu kadar seven, şefkatli ve maharetli, mütevazı, üstün tasarım ürünü olan ağaçlara dost, kardeş elimizi uzatalım. Düşünelim, aslında onlarda bizim gibi su’dan yaratıldı. Özümüz, mayamız ağaçlarla aynı. Yani bir ölçüde onlar bizim su kardeşlerimiz. Ağacı, doğayı yeniden anlayalım, anlamlandıralım. Sarılalım onlara, enerji alalım, sevgi verelim onlara, dost olalım onlarla….

Mahallemizde, çevremizde, köyümüzde susuz kalmış, hastalanmış, bakıma muhtaç bir ağacı evlatlık edinelim. Kırılmış dalını kaldıralım, yarasına toprağı sürerek ilaç olalım. Onun bakımını üstlenelim, canlandıralım, hayata tutunmasına ve gerçek performansına ulaşmasına yardımcı olalım.

Yediğimiz meyvelerin çekirdeklerini, tohumlarını çöpe atmayarak bir şekilde toprakla buluşturalım. Unutmayalım ki, her bir çekirdek, her bir tohum bir ağaç taşıyor içinde. Böyle yaparsak umulur ki, bir suyun gövdeye, yaprağa, meyveye bürünmüş şekli olan ağaçlar ve doğa kendilerine uzatılan bu kardeş elini boş çevirmeyecek, bize en güzeliyle hizmet edecektir. Ayrıca bu halimizle kâinatın olumlu enerjisine vereceğimiz katkı sonucunda inanıyorum ki ihtiyaç hissettiğimizde, aciz kaldığımızda birileri de bizim elimizden tutacaktır…

Gelelim en başta sorduğumuz soruya. Burada konuşulanları ve genişletilebilecek daha pek çok konuyu göz önüne aldığımızda sizce akıllı binalar mı, ağaçlar mı daha akıllı ve daha?

Hangisinde daha mükemmel bir mühendislik tasarımı var ve hangisinin otomasyon sistemi daha iyi işliyor acaba sizce? Sağlıcakla, muhabbetle ve doğayla kalınız…

Recep Ali Topçu | Adell Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş.|Yön.Kur.Bşk.

Şifa Tasları

 

Prinç, Osmanlı 19. yüzyıl.

Adell Ab-ı Hayat Koleksiyonu’ndan

Şifa tası, suyun iyileştirici etkisini içinde bulunduğu kaptan aldığına inanılan, halk hekimliği örnekleridir. İstanbul’da halk hekimliğinin kökenlerinin, bir çok alanda olduğu gibi; Eski Yunan, Roma ve Arap-İslâm kültürlerine kadar indiği kabul edilmektedir.

Pişmiş toprak, hattâ ağaçtan imal edilmiş örnekleri varsa da, büyük çoğunluğu madenden yapılmışlardır. Kullanılan madenler; halk inançlarında kutsal kabul edilen bakır ya da bronz ve pirinç gibi bakır alaşımlarıdır.

İslâm kültürünün etkisiyle şifa taslarının üzerine, çoğu zaman boş yer kalmamacasına bütün yüzeyi kaplayan, Kur’an sureleri ve dualar işlenmiştir.

Çok geniş bir yayılım alanı olan şifa tasları için, çeşitli bölgelerde; tihtap tası, çiçek tası, botça tası, korku tası gibi adlar kullanılmıştır. Söz konusu adlandırmalar, herhalde belli rahatsızlıklara atıf yapmaktadır.. Örneğin, korku tası, halk arasında genellikle “karabasan” denen gece korku basmasının tedavi edilmesinde kullanılıyordu.

 

Hayatı Anlamak ve Anlamlandırmak

Hayat bize bahşedilen en büyük nimet, en değerli emanet ve şerefle bitirilmesi gereken en büyük değerdir. Hayatımız su gibi akıp gidiyor. Annemizden doğduğumuz andan itibaren hızla dünya hayatımızın sonu olan ölüme koşuyoruz. Her gün bize 24 altın hediye edilir ve bu hediyelerin toplamı ömrümüzü oluşturur.Her gün hayat inşaatımıza konmuş bir tuğladır. Çocukluk, yaşlılık gibi enerjinin yetmediği dönemler çıkarılırsa, güçlü ve sağlıklı yaşam çok daha kısa bir zaman aralığıdır. İnsanın, ölümü tatmayan canlının olmadığını da dikkate alırsak, o çok kısa ömre çok şey sığdırma eğilimini de anlayışla karşılamamız gerekir. Dolayısıyla bu değerimizi doğru anlamalı, anlamlandırmalı ve ona vermemiz gereken gerçek değerinin ve sorumluluğumuzun farkında olmalıyız. Okumaya devam et